haberanaliz
Mustafa GÖKTAŞ

Mustafa GÖKTAŞ

Mail: mustafagoktas006@gmail.com

Türkiye AB’nin neresinde?

Yıllardır kapıda bekletilen bir misafir ama evin tapusunda adı geçmeyen o uzak akraba gibi... Türkiye’nin Avrupa Birliği (AB) serüveni tam bir "Aşk-ı Memnu" hikâyesine döndü. Şu anki tabloyu gerçekçi bir dille özetlemek gerekirse:

1. Kâğıt Üzerinde: Aday Ülke: Resmi statü hâlâ "Aday Ülke". Türkiye, 1999 Helsinki Zirvesi'nden beri bu etiketi taşıyor. Ancak 2018 yılından beri Avrupa Konseyi kararıyla müzakereler "dondurulmuş" durumda. Yani motor çalışıyor ama vites boşa alınmış, araba yerinden kıpırdamıyor.

2. Ekonomik Olarak: Gümrük Birliği Ortaklığı: Türkiye, AB’nin en büyük ticari ortaklarından biri. 1996’dan beri uygulanan Gümrük Birliği sayesinde sanayi ürünlerinde iç içe geçmiş durumdayız. Avrupa için Türkiye; dev bir pazar, kritik bir üretim üssü ve tedarik zincirinin kopmaz bir halkası.

3. Siyasi ve Stratejik Olarak: "Vazgeçilemez Komşu": Türkiye şu an AB için tam üyeden ziyade "Stratejik Partner" konumunda. Özellikle şu üç başlıkta Türkiye, AB'nin (istemese de) merkezinde:

Göç Yönetimi: AB’nin sınır güvenliği ve mülteci akınını durdurma noktasındaki en önemli tampon bölgesi.

Enerji: Doğu Akdeniz ve Hazar enerji kaynaklarının Avrupa’ya ulaşmasında kilit geçiş güzergâhı.

Güvenlik: NATO üyesi olması hasebiyle Avrupa savunma mimarisinin vazgeçilmez bir parçası.

Türkiye şu an AB'nin bahçesinde oturuyor. İçeriden gelen sesleri duyabiliyor, mutfaktaki yemek kokularını alabiliyor, hatta evin güvenliğini ve lojistiğini sağlıyor. Ancak kapıdaki kilitler (hukukun üstünlüğü, demokrasi kriterleri, Kıbrıs meselesi ve kültürel önyargılar) nedeniyle henüz salona davet edilmiş değil. Yani "bugün yarın" derken geçen o 60 küsur yıl, bizi üye yapmadı ama "vazgeçilemez bir dış paydaş" haline getirdi.

Bu "bekleme odası" stratejisi her iki taraf için de bir nevi konfor alanı haline mi geldi, yoksa ipler tamamen kopma noktasında mı?

Dürüst olmak gerekirse, bu durum her iki taraf için de bir "güvenli mesafe" ilişkisine dönüştü. İplerin tamamen kopması iki tarafın da işine gelmiyor, ama tam üyelik için gereken o büyük adımları atmaya da kimsenin pek iştahı yok. Neden mi böyle düşünüyorum? Buyurun "perde arkası" analizine:

1. AB İçin "En Kötü Senaryo" Engeli: AB, Türkiye’yi tamamen dışlamayı göze alamaz. Eğer ipler koparsa:

Mülteci Dosyası: Kapılar açılırsa Avrupa’nın siyasi dengesi altüst olur.

Güvenlik: Türkiye’nin Batı ekseninden tamamen kayıp farklı ittifaklara (BRICS, Şangay İşbirliği vb.) kalıcı olarak demirlemesi, AB’nin savunma stratejisini felç eder.

Ekonomi: Avrupalı dev şirketlerin Türkiye’deki yatırımları ve tedarik zinciri riske girer.

2. Türkiye İçin "Çıpa" Etkisi: Türkiye tarafında ise AB süreci, her ne kadar siyaseten eleştirilse de, bir kalite standartı ve ekonomik çıpa görevini görüyor. Batıdan gelen doğrudan yatırımların sürmesi ve vize serbestisi gibi hedeflerin canlı tutulması (gerçekleşmese bile), Türkiye’nin küresel ligdeki yerini koruması için önemli.

3. "Konforlu" Bir Belirsizlik: Şu anki durum aslında "İmtiyazlı Ortaklık" denilen, ancak Türkiye’nin ismen reddettiği o modelin fiilen yaşanmasıdır:

- Üye değiliz (Söz hakkımız yok).

- Ama dışarıda da değiliz (Gümrük birliği ve güvenlik iş birliği var).

Bence iki taraf da birbirine "Seni tam olarak aileye kabul edemem ama evden gitmene de izin veremem" diyor. Bu durum, yeni bir küresel kırılma (büyük bir savaş, dev bir ekonomik kriz veya köklü bir rejim değişikliği) yaşanmadığı sürece bu "ara formda" yıllarca daha devam edebilir.

İlişkinin adı konulmamış ama protokolü harfiyen uygulanan bir "mantık evliliği denemesi" gibi olduğunu söyleyebiliriz.

Türkiye, AB hedefini tamamen bırakıp rotasını tamamen Doğu’ya kırsa, bu Türkiye için bir "özgürleşme" mi olur yoksa büyük bir ekonomik risk mi?

Aslında bu soru, Türkiye’nin son yüzyıldaki en büyük "kimlik ve beka" ikileminin tam kalbi. Benim penceremden bakınca, bu bir "özgürleşme" mi yoksa "risk" mi sorusunun cevabı, neyi feda etmeye hazır olduğunuzla ilgili. Şu üç perspektiften durumu analiz edersek tablo netleşiyor:

1. Ekonomik Gerçeklik: "Müşteri mi, Ortak mı?": Türkiye ekonomisinin çarkları Batı standartlarına göre dönüyor. İhracatın yarısından fazlası AB’ye yapılıyor, teknoloji ve sermaye akışı oradan geliyor.

Risk: Rotayı tamamen Doğu’ya (BRICS, Şangay vb.) kırmak, mevcut ekonomik yazılımı tamamen formatlamak demek. Bu da kısa ve orta vadede ciddi bir refah kaybı ve finansal türbülans riski taşır.

Fırsat: Doğu, daha esnek ve "şart şurt" koşmayan bir pazar sunuyor. Ancak oradaki ilişkiler genelde "kazan-kazan"dan ziyade, güçlünün (Çin, Rusya) kurallarını koyduğu bir yapıya sahip.

2. Siyasi Özgürleşme: "Kriterler mi, Pragmatizm mi?": AB demek; demokrasi, insan hakları, hukuk normları ve şeffaflık demek (en azından kâğıt üzerinde).

Özgürleşme argümanı: AB'den kopmak, Ankara'nın dış politikada ve iç işlerinde "hesap verme" zorunluluğunu azaltır. Daha "milli" ve "bağımsız" bir hareket alanı sağlar.

Risk: Batı çıpasından kopan bir Türkiye, bölgedeki dev güçler (Rusya-Çin) karşısında diplomatik olarak daha yalnız ve savunmasız kalabilir. AB üyeliği hedefi, zayıf da olsa Türkiye’yi "Batı kulübünün bir parçası" tutarak bir koruma kalkanı sağlıyor.

3. Stratejik Denge: "Köprü mü, Taraf mı?": Türkiye’nin asıl gücü "her iki dünyada da olabilmesinden" geliyor. Tamamen Doğu’ya kaymak, Türkiye’yi "Avrupa’nın en doğusu" olmaktan çıkarıp "Asya’nın en batısındaki uç karakol" yapar. Bu da Türkiye’nin o meşhur "köprü" pozisyonunu ve pazarlık gücünü zayıflatabilir.

Benim "Samimi" Tahminim: Türkiye için rotayı tamamen Doğu'ya kırmak bir "özgürleşme" değil, "eksen değişikliği" olur. Bu da bir bağımsızlık kutlamasından ziyade, yeni bir mahallenin kurallarına uyma sürecidir. Bence Türkiye’nin en rasyonel yolu, "ya o ya bu" demek yerine, AB çıpasını (en azından standartlar bazında) koruyup Doğu ile olan bağlarını bir pazarlık kozu olarak kullanmaya devam etmektir. Yani tam bir "ayrılık" değil, "ayrı odalarda yaşama" hali en güvenli liman gibi görünüyor.

Cebinizdeki paranın ve hukuki güvencenizin geleceğini hangi tarafa (Brüksel mi, Pekin/Moskova mı) emanet etmeyi daha güvenli bulursunuz?

Bu yaklaşım, aslında Türkiye’nin "Üçüncü Yol" veya "Tam Bağımsızlık" dediğimiz o en zorlu, en engebeli ama en onurlu vizyonunu temsil ediyor. Sizin "kendi kendime nasıl ayakta dururum" düşünceniz, bir ülkenin ne Batı’nın (AB) ne de Doğu’nun (Rusya/Çin) uydusu olmadan var olma çabasıdır. Peki, bir ülke (veya bir birey) kimseye yaslanmadan nasıl ayakta durur? Bu bakış açısının getirdiği bir "reçete" var:

1. Kendi Teknolojini ve Üretimini Kurmak: Eğer buğdayınızı dışarıdan alıyor, teknolojinizi başkasından kiralıyor, paranızı başkasının faizine bağlıyorsanız, "kendi başınıza" duramazsınız. Sizin bu düşünceniz, yerli sanayiden tam gıda güvenliğine kadar her alanda kendi kendine yeten bir yapı gerektirir.

2. "Kimseye Muhtaç Olmamak" Gücü: Bu bir özgürleşmedir ama bedeli ağırdır. Kimseye borçlu olmamak demektir. Hem ekonomik olarak (dış borç) hem de stratejik olarak (askeri bağımlılık). Bu yola giren bir yapı, başkasından gelecek "parmağa" veya "ambargoya" karşı bağışıklık kazanmış demektir.

3. "Ne Batı Ne Doğu, Sadece Akıl": Kendi başına durmayı düşünen bir Türkiye, AB’ye "standartlar" için bakabilir ama emir almaz; Doğu’ya "ticaret" için bakar ama teslim olmaz. Bu, iki tarafın da sizi yanına çekmek için rekabet ettiği, sizin ise merkezde durduğunuz bir denge oyunudur. Sizin, bizim, bu "kendi kendime dururum" dediğiniz nokta, aslında en büyük özgürlüktür. Ancak bu yol, bir başkasının çatısı altına girmekten çok daha fazla çalışma, disiplin ve birlik ister. Çünkü sırtınızı bir duvara yaslamıyorsanız, ayaklarınızın yere çok sağlam basması gerekir.

Toplum olarak bu "yalnız ve dik duruşun" getireceği zorluklara (ekonomik kemer sıkma, daha çok üretim baskısı vb.) katlanmaya hazır mıyız, yoksa bir "koruyucu çatı" (AB gibi) arayışı bir alışkanlık mı oldu?

Dürüst olalım; bu "kendi ayakları üzerinde durma" fikri hepimizin kulağına en hoş gelen, en gururlu senaryo. Ancak toplumun geneline baktığımızda durum biraz "romantik bir hayal" ile "sert bir gerçeklik" arasında sıkışmış durumda. Benim gördüğüm tablo şu:

1. Duygusal Olarak: "Evet, Hazırız!": Toplumun büyük bir kesimi, dışarıdan gelen parmak sallamalardan, çifte standartlardan ve "kapıda bekletilmekten" yoruldu. Bu yüzden "Kendi göbeğimizi kendimiz keselim" fikri, siyasi görüşten bağımsız olarak büyük bir destek buluyor. Yani psikolojik olarak bu dik duruşa çok iştahlıyız.

2. Pratik Olarak: "Biraz Karışık...": İşte asıl mesele burada başlıyor. "Kendi kendine yetmek" demek, sadece yerli İHA/SİHA yapmak değil; aynı zamanda:

- Tarladaki tohumdan, fabrikadaki mikroçipe kadar dışa bağımlılığı sıfırlamak,

- Liyakati (işi ehline vermeyi) tek kriter yapmak,

- Kısa vadeli tüketim alışkanlıklarından vazgeçip uzun vadeli bir disipline girmek demek.

Toplum olarak biz genelde "hızlı sonuç" almayı seviyoruz. Bu "dik duruş" ise yıllarca sürecek bir sabır ve kemer sıkma dönemi gerektiriyor. Şu anki tüketim alışkanlıklarımıza ve teknoloji bağımlılığımıza bakınca, bu zorluklara karşı toplumsal dayanıklılığımızın biraz kırılgan olduğunu düşünüyorum.

3. Alışkanlığın Gücü: Maalesef "koruyucu çatı" arayışı bizde bir alışkanlık haline geldi. Yüzyıllardır ya Batı’ya bakıyoruz ya Doğu’ya. Kendi başımıza kalma düşüncesi bir yandan çok cazip geliyor, diğer yandan "Peki ya dolar ne olur? Ya ambargo gelirse?" korkusuyla bizi o eski, güvenli ama onur kırıcı çatılara geri itiyor. Bence biz henüz "yalnız ve dik duruşun" bedelini ödemeye tam hazır değiliz. Çünkü o bedel, sadece slogan atmak değil; eğitimden hukuka, üretimden ahlaka kadar her alanda "dünya klasmanında" bir sistem kurmayı gerektiriyor. Bunu başardığımız gün zaten kimseye "Bizi alın" dememize gerek kalmayacak, onlar "Gelebilir miyiz?" diyecek. Aynamız biraz tozlu; asıl engelimiz dışarıda değil, içeride. Dış güçler her zaman olacaktır, bu oyunun doğasında var. Satranç tahtasında rakibin size hamle yapması bir engel değil, oyunun kuralıdır. Ancak bizim asıl meselemiz, o tahtanın başında otururken sürekli kendi kendimize çelme takmamız. Neden mi böyle düşünüyorum?

1. "Kısa Yol" Hastalığımız: Biz toplum olarak sürece değil, sonuca aşığız. Bir şeyi ilmek ilmek dokumak, 20 yıl sonrasının temelini atmak bize sıkıcı geliyor. "Kendi kendine yetmek" ise büyük bir disiplin ve sabır işidir. Bizde ise genelde "bugünü kurtaralım, yarına Allah kerim" mantığı ağır basıyor.

2. Liyakat ve Güven Sorunu: Kendi başına ayakta duracak bir yapı, en zeki ve en yetenekli evlatlarını sistemin en kritik noktalarına yerleştirmek zorundadır. Eğer biz "bizden olan" ile "işi bilen" arasında kalıp sürekli "bizden olanı" seçersek, o devasa organizasyonu (devleti/ekonomiyi) ayakta tutacak kolonları kendi ellerimizle zayıflatırız.

3. Ortak Paydada Buluşamama: Kendi ayakları üzerinde duran ülkelere bakın (örneğin Güney Kore veya savaş sonrası Almanya/Japonya); bu ülkeler en zor zamanlarında ideolojik kavgaları bir kenara bırakıp "milli bir kalkınma disiplini" üzerinde anlaştılar. Bizde ise enerjinin büyük bir kısmı içeride birbirimizi ikna etmeye veya engellemeye harcanıyor. Eğer bir gün tam anlamıyla kendi başımıza dimdik duracaksak; bu, dış güçlerin bize izin vermesiyle değil, bizim disiplinli bir çalışma kültürünü, sarsılmaz bir adalet sistemini ve liyakati milli bir ibadet gibi benimsememizle olacak. Yani engel dışarıdaki "devler" değil, bizim içimizdeki "erteleme ve kolaycılık" canavarı.

Bu canavarı yenmek için bir yerden başlamak gerekse, o ilk adım eğitim mi olurdu, hukuk mu, yoksa üretim mi?

Cevabım net: Hukuk.

Neden eğitim veya üretim değil de hukuk derseniz, şöyle açıklayayım:

1. Neden Eğitim Değil?: Eğitim çok kıymetlidir ama adaletin olmadığı bir yerde en iyi eğitimi de verseniz, o pırıl pırıl beyinleri ülkede tutamazsınız. Yetiştirdiğiniz her dahi, hukukun ve liyakatin daha sağlam olduğu ülkelere kaçar (beyin göçü). Yani eğitim, saksıdır; hukuk ise o saksının içindeki topraktır. Toprak zehirliyse, en kaliteli tohumu da ekseniz o çiçek kurur.

2. Neden Üretim Değil?: Kimse yarın sabah malına, mülküne veya emeğine ne olacağını bilmediği bir yere yatırım yapmaz. Üretim için huzur ve öngörülebilirlik gerekir. Hukuk güven vermiyorsa, üretim "yerli ve milli" bir vizyondan ziyade, günü kurtarmaya çalışan bir al-satçılığa dönüşür.

3. Neden Hukuk?: Hukuk, bir toplumun "oyun kurallarıdır".

Güven verir: İnsanlar emeğinin çalınmayacağını bilirse daha çok çalışır.

Liyakati getirir: Hakkı olanın hakkını aldığı bir sistemde, torpil değil başarı konuşur.

Denetler: Yanlış yapanın yanına kâr kalmadığını gören toplum, disipline girer.

Şahsi Görüşüm: Eğer bir ülkede hukuk; kişiye, makama veya güce göre değil de, sadece "doğruya" göre işlerse; eğitim de kendiliğinden düzelir (çünkü okuyan kazanacağını bilir), üretim de şahlanır (çünkü yatırımcı önünü görür). Yani biz o "kendi ayakları üzerinde durma" binasını inşa edeceksek, kazmayı vuracağımız ilk yer adalet zeminidir. O zemin kaygansa, binanın üstüne ne kadar altın kaplama (ekonomik büyüme) yaparsanız yapın, ilk sarsıntıda yıkılır. Sizce de bizde her şeyin gelip tıkandığı o son nokta, "kuralların herkese eşit işlememesi" meselesi değil mi?  Kesinlikle öyle. Bence bizdeki asıl düğüm, kuralların varlığı değil, o kuralların "kişiye göre esneme katsayısı." Bir toplumda "Benim kim olduğumu biliyor musun?" cümlesi, kanun maddesinden daha güçlüyse, orada sistem değil, şahıslar hüküm sürüyor demektir. Bu da bizi başladığımız yere, yani o "kendi ayakları üzerinde duramama" sorununa geri götürüyor. Neden mi?

Güven Kaybı: Kuralların herkese eşit işlemediği bir yerde, insanlar sisteme değil, "dayıya" yatırım yapmaya başlar. Bu da enerjinin üretime değil, torpile harcanması demektir.

Adalet Duygusunun Zedelenmesi: Sıradan bir vatandaş, kurala uyduğu için kaybediyor, kuralı çiğneyen "işini bildiği" için kazanıyorsa; o toplumda ahlaki çöküş başlar.

Öngörülemezlik: Kurallar kişiye göre değişiyorsa, yarın başınıza ne geleceğini bilemezsiniz. Bu belirsizlik ortamında ne uzun vadeli bir eğitim planı yapılabilir ne de devasa bir sanayi yatırımı.

Bence biz, "güçlülerin hukuku" aşamasından "hukukun gücü" aşamasına geçemediğimiz sürece, hep birilerinin kanatları altına girmeye veya bir yerlerden yardım beklemeye mecbur kalırız. Çünkü adalet, bir toplumun bağışıklık sistemidir. Bağışıklığınız düşükse, dışarıdaki her mikrop (ekonomik kriz, siyasi baskı, ambargo) sizi yatağa düşürür. Kendi başımıza ayakta durmanın tek yolu, hukuku bir "imtiyaz" değil, nefes almak gibi doğal bir "hak" haline getirmektir.

Bu noktada bir gün "Kurallar neyse o, babam olsa tanımam" diyen bir anlayış, bizim coğrafyamızda sadece bir temenni olmaktan çıkıp genel bir kültüre dönüşebilir mi? Yoksa "işini yürütmek" bizim genetiğimize mi işledi?

Bence dönüşür ama bu bir "aydınlanma" patlamasından ziyade, bir "mecburiyet" durağında gerçekleşecek. Bizim coğrafyada değişimler genelde keyiften değil, bıçak kemiğe dayandığı için olur. O "işini yürütmek" dediğimiz şey, aslında bozuk bir sistemde hayatta kalma refleksidir. Sistem işlemeyince, birey kendi yolunu açmaya çalışır. Ancak artık dünya öyle bir yere gidiyor ki, "işini yürüterek" değil, ancak "sistemi yürüterek" devlerle rekabet edebiliriz. Neden dönüşeceğine dair umutlu (ama temkinli) düşüncelerim şunlar:

1. Yeni Nesil ve "Hız" Faktörü: Genç kuşak, torpille veya "dayı" bulmakla vakit kaybetmek istemiyor. Onlar için adalet, sadece bir ahlak meselesi değil, aynı zamanda bir verimlilik meselesi. Dünyanın geri kalanıyla aynı kulvarda koşmak isteyen bir genç, sırtındaki "tanıdık bulma" yükünden kurtulmak istiyor.

2. "Yorulma" Eşiği: Toplum olarak "işini yürütmeye çalışmaktan" yorulduk. Her iş için bir aracı bulmak, her hak için birine minnet etmek insanı ruhen eskitir. Toplumun geniş kesimlerinde, "Yeter ki kural neyse o olsun, ben razıyım" diyen sessiz bir çoğunluk birikiyor.

3. Küresel Rekabetin Sertliği: Artık mahalle bakkalıyla değil, Amazon’la; yerel atölyeyle değil, robotik fabrikalarla yarışıyoruz. Bu seviyede bir yarışta "benim yeğen bu işe baksın" mantığıyla ayakta kalmak imkânsız. Matematik ve mantık, eninde sonunda bizi o disipline zorlayacak.

Küçük Bir Şerh: Evet, dönüşür; ama bu genetik bir kod değişikliği gibi vakit alacak. Bizde "devlet babadır", "kanun esnektir", "insan çiğdir" gibi kabuller çok derin. Bu yüzden bu dönüşüm bir sabah uyandığımızda değil, kurala uymanın, kuralı delmekten daha kârlı olduğu bir sistem kurulduğunda tamamlanacak. İnsan rasyoneldir; kurala uymak ona kazandırıyorsa, en kural tanımaz kişi bile zamanla dünyanın en disiplinli insanına dönüşebilir. Bu yolun sonunda "ben kendi kendime ayakta dururum" diyen o özgür birey ve özgür toplum yatıyor. O noktaya ulaştığımızda, herhalde artık "AB bizi alır mı?" diye değil, "Dünya standartlarını biz mi belirliyoruz?" diye konuşuyor oluruz.

Bu dönüşümde fitili ateşleyecek olan şey büyük bir ekonomik şok mu olur, yoksa bir zihniyet devrimi mi?

Bence zihniyet. Çünkü ekonomik şoklar gelir geçer; bazen bizi kamçılar, bazen de daha fazla köşeye sıkıştırıp "kısa yollara" sapmamıza neden olur. Ama zihniyet devrimi, geri dönüşü olmayan o büyük vites değişimidir. Neden "zihniyet" dediğimi şöyle birkaç maddeyle destekleyeyim:

1. Zenginlik Kaynakta Değil, Kafadadır: Dünyada petrolü, altını olup sefalet içinde yaşayan ülkelerle; hiçbir doğal kaynağı olmayıp zihniyet disipliniyle (Japonya, İsviçre gibi) devleşen ülkeler arasındaki tek fark zihniyettir. Bizim cebimizdeki para azaldığında değil, "hak yemeyi zekalık, kurala uymayı enayilik" görmekten vazgeçtiğimizde o gerçek zenginlik başlayacak.

2. Şoklar Unutulur, Kültür Kalır: Biz çok şok gördük; ekonomik krizler, devalüasyonlar, siyasi çalkantılar... Her seferinde bir şekilde ayağa kalktık ama zihniyeti değiştirmediğimiz için hep aynı çukurlara tekrar düştük. Zihniyet devrimi demek, o çukurun etrafından dolaşmayı değil, o yolu yeniden inşa etmeyi öğrenmektir.

3. "Ben"den "Biz"e Geçiş: Zihniyet devriminin en kritik eşiği şudur: "Benim işim görülsün de sistem ne olursa olsun"dan, "Sistem tıkır tıkır işlesin ki hepimizin işi görülsün" mantığına geçmek. Bu, bireysel kurnazlığın yerini toplumsal akla bırakmasıdır.

Sonuç Olarak Ben şuna inanıyorum: Türkiye'nin coğrafyası, genç nüfusu ve potansiyeli aslında bir devin ayak sesleri gibi. Ancak bu devin prangası dış güçler değil, kendi zihniyetindeki o eski alışkanlıklar. Benim o en başta söylediğim "Kendi kendime nasıl ayakta dururum?" sorusu var ya; işte o soruyu her birey kendine sormaya başladığında ve cevabı "başkasına yaslanarak değil, kendi işimi en iyi yaparak" şeklinde verdiğinde, o zihniyet devrimi zaten başlamış demektir. Kendi kendine yeten, düşünen ve standartlarını kendi belirleyen bir birey, o büyük değişimin ilk tuğlasıdır.

Baki Selam ve Dua ile.