haberanaliz
Mustafa GÖKTAŞ

Mustafa GÖKTAŞ

Mail: mustafagoktas006@gmail.com

Türkiye'de İmarlaşma sorunu…

Hepimiz biliyoruz ki, Türkiye'de imarlaşma çarpıklığı var. Türkiye’nin kanayan yaralarından birine parmak basıyoruz. Sahillerin betonla kuşatılması ve en verimli tarım arazilerinin üzerine "lüks" sitelerin dikilmesi sadece bugünü değil, geleceğimizi de rehin alıyor. Bu çarpık yapılaşma ve görsel kirlilikten kurtulmak için köklü, siyaset üstü ve bilimsel bir dönüşüm şart. İşte bu sorunun çözümü için atılması gereken temel adımlar:

1. Katılımcı ve Bilimsel Şehir Planlaması: İmar planları, kısa vadeli rant beklentilerine veya seçim yatırımlarına göre değil, 50-100 yıllık projeksiyonlarla hazırlanmalıdır.

Havza Bazlı Planlama: Şehirler sadece idari sınırlar içinde değil, su kaynakları, tarım arazileri ve ekosistem bütünlüğü gözetilerek planlanmalıdır.

Ekolojik Eşikler: Bir bölgenin taşıma kapasitesi dolduğunda (su, trafik, altyapı), oraya daha fazla inşaat izni verilmemelidir.

2. Tarım Arazilerinin Mutlak Korunması: Tarım arazilerini imara açmak, sadece doğayı değil, gıda güvenliğini de yok etmektir.

Yasal Zırh: Birinci ve ikinci sınıf tarım arazileri anayasal güvence altına alınmalı ve imar planı değişikliği bu bölgelerde tamamen imkânsız hale getirilmelidir.

Sınırların Belirlenmesi: Şehirlerin büyüme yönleri, tarım dışı, verimsiz ve kayalık bölgelere doğru kaydırılmalıdır.

3. Sahil Yönetimi ve "Kıyı Kanunu" Uygulaması: Sahiller kamuya aittir; ancak bugün oteller ve özel mülkler kıyıyı halktan koparıyor.

Kıyı Şeridi Denetimi: Mevcut Kıyı Kanunu tavizsiz uygulanmalı, kaçak yapılar yıkılmalı ve kıyı çizgisi ile yapılaşma arasına ciddi bir "yeşil tampon bölge" konulmalıdır.

Dikey Değil Yatay Yapılaşma: Özellikle sahil kasabalarında kat yüksekliği sınırlandırılmalı, silüet korunmalıdır.

4. Estetik ve Mimari Standartlar (Görsel Kirlilikle Mücadele): Betonlaşmanın yanı sıra yaşadığımız en büyük sorun "karaktersiz mimari".

Estetik Kurullar: Her belediyenin bünyesinde liyakatli mimarlardan oluşan estetik kurullar kurulmalı; dış cephe, malzeme ve renk uyumu denetlenmelidir.

Yerel Mimari: Her bölge kendi iklimine ve taşına uygun mimariyi teşvik etmelidir. Karadeniz'de ahşap/taş, Ege'de beyaz/taş evler gibi kimlikli yapılar zorunlu tutulmalıdır.

5. Kentsel Dönüşümde Rant Değil, Güvenlik ve Estetik: Kentsel dönüşüm, eski binaları yıkıp yerine daha yüksek katlı beton yığınları dikmek değildir.

Ada Bazlı Dönüşüm: Bina bina değil, mahalle mahalle dönüşüm yapılarak sosyal alanlar, parklar ve geniş caddeler yaratılmalıdır.

Yeşil Alan Zorunluluğu: Her imar adasında inşaat alanının belirli bir yüzdesi (örneğin %40) mutlak yeşil alan olarak bırakılmalıdır.

6. Denetim ve Cezai Yaptırımlar: Türkiye'de sorun yasasızlık değil, yasaların uygulanmamasıdır.

İmar Barışı Sonlandırılmalı: Belirli aralıklarla çıkan "imar affı/barışı" beklentisi, kaçak yapılaşmayı teşvik eden en büyük unsurdur. Bu sistem tamamen tarihe gömülmelidir.

Liyakatli Denetim: Yapı denetim firmaları belediyelerden ve müteahhitlerden tamamen bağımsız, merkezi ve şeffaf bir sistemle çalışmalıdır.

Bu sorunları çözmek sadece devletin değil, biz vatandaşların da görevi. Estetik kaygısı olan, yeşili talep eden ve rant odaklı projelere karşı duran bir kamuoyu baskısı olmadan bu beton çarkını kırmak oldukça güç. Bu dönüşümde en büyük engel yerel yönetimlerin yaklaşımı mı, yoksa toplumun genel "mülk edinme" hırsı mı? Bu durum, "kısa yoldan zenginleşme kültürü" ile "denetimsiz siyasi mekanizmanın" girdiği zehirli bir iş birliği. Bir tarafı suçlayıp diğerini aklamak imkânsız çünkü bu iki dinamik birbirini besliyor.  Daha açık konuşmak gerekirse:

Toplumun Mülk Hırsı: Türkiye’de toprak ve beton, hiçbir zaman sadece "barınma" ihtiyacı olarak görülmedi. En güvenli, en kolay ve en büyük yatırım aracı olarak görüldü. Vatandaş, elindeki küçük arsayı "müteahhide verip 3-5 daire alma" hayali kurduğu sürece, o arazinin tarım toprağı olması ya da şehrin silüetini bozması maalesef ikinci planda kaldı. Yani rant hırsı, sadece dev şirketlerin değil, mahalle arasındaki küçük mülk sahibinin de içine sızmış durumda.

Yerel Yönetimlerin Popülizmi: Belediye başkanları ve meclis üyeleri genellikle o bölgenin insanı. Seçmenine "burayı imara açmayacağım, burası yeşil kalacak" demek siyasi bir risk. Aksine, imar vermek bir "hizmet" ve "seçim yatırımı" olarak pazarlanıyor. Belediyelerin en büyük gelir kalemi inşaat ruhsatları ve harçları olduğu için, kendi bütçelerini denkleştirmek adına betona göz yumuyorlar.

İmar Affı Travması: Belirli aralıklarla çıkan imar afları, toplumun kurallara uyan kesimini cezalandırırken, kaçak ve çirkin yapılaşan kesimi ödüllendirdi. Bu da "nasılsa bir gün yasallaşır" algısını kemikleştirdi.

En büyük engel, estetik ve etik değerlerin, ekonomik kazancın gerisinde kalmasıdır. Bizde "güzel bir şehirde yaşama arzusu", "çok katlı bir binada daire sahibi olma" arzusuna her seferinde mağlup oluyor.

Gerçek bir çözüm için; imar yetkisinin yerel siyasetçilerin iki dudağı arasından alınıp, katı ve değiştirilemez akademik kurullara devredilmesi ve toprağın bir "borsa kâğıdı" gibi görülmekten vazgeçilmesi gerekiyor. Toplum olarak bir sabah uyandığımızda "beton değil, estetik ve doğa istiyoruz" diyecek bir bilinç eşiğine ne kadar uzağız?

Bu konuda çok derin bir "toplumsal mutabakat" sorunumuz var. Samimi olmak gerekirse, bu çarkın dönmesinin asıl sebebi, herkesin bu çarpıklıktan bir şekilde pay kapma umudu taşımasıdır. Dürüstçe analiz edersek;

Sistemik Çıkar İlişkisi: Belediye başkanı koltuğunu korumak için imar dağıtıyor, müteahhit daha fazla kar etmek için zemini zorluyor, vatandaş ise "Arsam değerlensin, çocuğuma da bir daire kalsın" diyerek bu talana rıza gösteriyor. Yani ortada sadece bir "yönetim" sorunu değil, kolektif bir "etik erozyon" var.

Geleceği Bugüne Satmak: Biz toplum olarak 50 yıl sonra içecek suyumuz olacak mı ya da bu binalar estetik mi diye sormuyoruz. "Bugün cebime ne girecek?" sorusu, estetik ve ekolojik kaygıları ezip geçiyor. Tarım arazisinin yok olması, o anki daire satış fiyatından daha önemsiz görülüyor.

Kültürel Bir Kırılma: Eskiden ev sahibi olmak "başını sokacak bir yuva" demekti. Şimdi ise "zenginleşme aracı". Bu bakış açısı değişmediği sürece, yasalar ne kadar sert olursa olsun bir delik bulunur.

Özetle: En büyük engel; estetiği lüks, doğayı ise bedava bir hammadde sanan zihniyetimizdir. Bizim şehirleşme anlayışımız bir "medeniyet inşası" değil, maalesef bir "emlak operasyonu" haline gelmiş durumda.

Bu kısırdöngüden çıkmak için tek yol, bir gün başımızı kaldırdığımızda o çok güvendiğimiz beton yığınlarının arasında nefes alamadığımızı, yiyecek ekmeğimizin kalmadığını fark ettiğimiz o "acı reçete" anıdır. Korkarım ki o eşiğe gelmeden gerçek bir değişim zor görünüyor. Bu "acı farkındalık" anına çok mu yaklaştık, yoksa hala geri dönüş şansımız var mı?

Biz o "acı farkındalık" eşiğini çoktan geçtik ama kabullenme aşamasına bir türlü gelemiyoruz. Hani bir uçurumdan aşağı düşerken hala "Acaba havada durabilir miyim?" diye hesap yapmaya benziyor durumumuz. Gerçekçi olursam, şu üç sebepten dolayı kısa vadede bir mucize beklemiyorum:

Hafıza Kaybı: Bir koy koy betona gömüldüğünde üç gün üzülüyoruz, dördüncü gün oradaki yeni rezidansın fiyatını soruyoruz. Estetik bir kaygıdan ziyade, "Ben oradan nasıl pay alırım?" sorusu hafızamızı siliyor.

Günü Kurtarma Refleksi: Ekonomik zorluklar, insanları uzun vadeli doğa koruma planlarından ziyade, bugünkü nakit akışına odaklıyor. "Tarım biterse aç kalırız" cümlesi, "Arsayı satarsam borcum biter" cümlesine mağlup oluyor.

Betonun Siyasal Gücü: İnşaat, Türkiye'de ekonominin lokomotifi değil, adeta yakıtı haline getirilmiş. Bu yakıtı kestiğiniz an sistemin duracağından korkuluyor. Bu yüzden kimse "dur" diyemiyor, sadece "biraz yavaşla" diyebiliyor.

Ama bir umut ışığı var mı? Belki... Ama bu umut yukarıdan aşağıya (yasalardan) değil, aşağıdan yukarıya (zorunluluktan) gelecek. İklim krizi kapıyı kırıp içeri girdiğinde, susuzluk başladığında ve beton yığınları yaz sıcağında birer fırına dönüştüğünde; o çok sevdiğimiz "dairelerimizin" aslında yaşanmaz hücreler olduğunu anlayacağız. Şu an Türkiye'de imar, bir planlama değil bir paylaşım meselesi. Paylaşacak bir şey kalmadığında, yani doğayı tamamen tükettiğimizde, mecburen doğru olanı yapacağız. Ama o gün elimizde onarılacak bir doğa kalmış olur mu, işte ondan emin değilim. Bu "doğa ile pazarlık" masasında hala elimizde güçlü bir kart var mı, yoksa masadan çoktan kalktık mı?

Biz o masadan kalkmadık ama masadaki sandalyeleri bile yakıp ısınmaya başladık. Açık konuşayım: Bizimkisi bir "intihar yarışı". Sahilleri betonla boğarken sadece manzarayı değil, o denizin ekosistemini ve turizmin geleceğini öldürüyoruz. Tarım arazilerine bina dikerken sadece "yeşili" değil, yarınki tabağımızdaki yemeği yok ediyoruz. İşin en acı tarafı ne biliyor musun? Hepimiz bunun yanlış olduğunu biliyoruz ama kolektif bir "Benden sonrası tufan" mantığıyla hareket ediyoruz. Durum şu üç noktada düğümleniyor:

Estetik Fakirliği: Bizde "modernlik" hala beton ve camdan ibaret sanılıyor. Bir şehrin ruhunun meydanlarda, ağaçlı yollarda ve korunmuş mimaride olduğunu unuttuk. Şehirlerimiz birbirinin kopyası, ruhsuz ve gri devasa köylere dönüştü.

Toprakla Bağın Kopması: Toprağı "bereket" değil "metrekare" olarak görmeye başladık. Metrekareye fiyat biçen, ama ekmeğin fiyatından şikâyet eden garip bir çelişkinin içindeyiz.

Denetimin İflası: İmar kanunları bizde "uyulması gereken kurallar" değil, "nasıl arkasından dolanılır" diye bakılan metinler haline geldi.

Geri dönüş var mı? Doğa çok cömerttir, kendini onarır; ama beton döküldüğü yerde kalır. Tarım arazisinin üzerine dökülen o betonu 100 yıl geçse de tam anlamıyla geri döndüremezsin.

Biz şu an "son çıkıştan önceki son saniyeleri" yaşıyoruz. Eğer bugün radikal bir kararla "İmar barışı suçtur, tarım arazisine çivi çakmak vatan hainliğidir, her binanın estetik bir kimliği olmak zorundadır" demezsek; çocuklarımıza miras olarak sadece tapu senetleri bırakacağız ama içinde nefes alacakları bir memleket kalmayacak. Beton sadece şehri değil, insanı da hapsediyor. Biz bu savaşı binalara karşı değil, kendi açgözlülüğümüze karşı vermeliyiz.  Bu toplum, cebindeki paranın azalması pahasına "doğru olanı" seçmeye hazır mı?

Hayır, hazır değiliz. Dürüst olalım; biz henüz "estetik" ya da "doğa" için ekonomik konforumuzdan fedakârlık edecek o kültürel olgunluk durağına varmadık. Bizim için bir zeytinliğin değeri, içindeki ağaçların verdiği oksijen veya yağ ile değil, üzerine dikilecek villaların getireceği kira çarpanı ile ölçülüyor. Neden "hazır değiliz" dediğimi üç maddede özetleyeyim:

Beton Bir Statü Göstergesi: Bizim toplumumuzda toprakla uğraşmak "köylülük", betonun içinde yaşamak "şehirleşme/modernlik" olarak kodlandı. Toprağı ayağına değdirmemeyi medeniyet sandık. Bu zihniyetle, tarım arazisini korumak "gericilik" gibi algılanıyor.

Kısa Vadeli Akıl: Biz 50 yıl sonrasını hayal eden bir toplum değiliz; biz "ayı çıkana kadar" yaşayan bir toplumuz. Yarın gıda krizi çıkacağını bilsek bile, bugün o arsayı müteahhide verip alacağımız parayla bugünkü borcumuzu kapatmayı "akıllılık" sayıyoruz.

Estetiğin "Boş İş" Görülmesi: Bir binanın dış cephesinin çirkinliği, çevresiyle uyumsuzluğu bizim için bir sorun değil. İçindeki mermerin kalitesi dışındaki görsel kirliliği unutturuyor. "Dışı seni yakar içi beni" mantığıyla şehirleri devasa birer çirkinlik abidesine çevirdik.

Peki, ne olacak? Bence biz bu sorunu "akıllanarak" değil, "çarparak" çözeceğiz. Doğa bizi öyle bir duvara çarpacak ki (susuzlukla, gıda pahalılığıyla, beton yığınlarının arasında nefes alamayışımızla), o gün "Biz ne yaptık?" diyeceğiz. Ama o gün elimizdeki tek şey, içinde su akmayan lüks musluklar ve domates yetişmeyen beton bahçeler olacak. Çözüm ne yazık ki sağduyuyla değil, felaketle gelecek. Çünkü biz "Görsel kirlilik var" diye değil, ancak "Canımız yanıyor" diye masadan kalkarız. Bu kadar karamsar olmayı hak etmedik mi, yoksa ben mi fazla sert konuşuyorum?

Madem son düzlükteyiz ve nefesimiz daralıyor, bu karanlık tabloyu bir yere bağlayalım. Çünkü sadece şikâyet etmek, o betona bir tuğla da bizim koymamız demek olur. Bu "son çırpınış" döneminde kurtuluş, ne büyük siyasi vaatlerde ne de devasa projelerde. Kurtuluş, bakış açımızı kökten değiştirecek bir "şok doktrini" uygulamasında.  Eğer bu çarpıklığı durduracaksak, şu son hamleleri yapmak zorundayız:

1. "Kutsal İmar" Anlayışını Yıkmak: Toprak artık bir "borsa kâğıdı" olmaktan çıkarılmalı. Tarım arazisine beton dökmek, sadece çevre suçu değil, gelecek nesillerin rızkını çalmak olduğu için "vatana ihanet" kapsamına alınmalı. İmar planları 5 yıllık seçim dönemlerine değil, 100 yıllık ekolojik haritalara endekslenmeli.

2. "Estetik ve Kimlik" Yasası: Avrupa'daki pek çok şehirde olduğu gibi; bir binanın dış cephesi, yüksekliği ve rengi komşusuyla uyumlu olmak zorunda olmalı. "Kendi arsamda istediğimi dikerim" devri kapanmalı. Bir şehir, sadece binalar toplamı değil, ortak bir sanattır. Bu görsel kirlilik, ruh sağlığımızı bozuyor; estetik bir zorunluluk haline gelmeli.

3. Doğaya "Hukuki Kişilik" Vermek: Sahillerin, ormanların ve akarsuların da birer "avukatı" ve hukuki hakları olmalı. Bir belediye ya da şirket orayı katletmeye kalktığında, doğanın haklarını savunan sivil yapılar "veto" yetkisine sahip olmalı.

Son Söz: Beton Karın Doyurmaz:Biz bugün o çirkin beton yığınlarını "zenginlik" sanıyoruz ama aslında her dökülen betonla biraz daha fakirleşiyoruz. Denizine giremediğin, meyvesini yiyemediğin, gölgesinde serinleyemediğin ve bakınca ruhunun daraldığı bir şehirde, cebinin para dolması sadece bir illüzyondur. Müteahhide "Kaç daire çıkar?" diye sormayı bırakıp, belediyeye "Kaç ağaç dikilecek, bu binanın ruhu nerede?" diye sormaya başladığımız gün, işte o gün betonu değil yaşamı seçmiş olacağız. Eğer bu bilinç dönüşümünü yapamazsak, gelecekteki çocuklarımız bizi; "ceplerine tapu senedi sıkıştırılmış, ama nefes alacak gökyüzü bırakılmamış bir nesil" olarak hatırlayacak. Zaman daralıyor, ama hala elimizde bir kazma kürek var; bu sefer beton dökmek için değil, o betonu kırıp altına tohum ekmek için kullanmalıyız. Umarım o betondan örülen duvarları hep birlikte aklımızla ve estetik duygumuzla yıkarız.

Doğanın yeşiliyle, denizin mavisiyle ve ruhu olan şehirlerle dolu bir gelecekte buluşmak dileğiyle...

Baki Selam ve Dua ile.