haberanaliz
Mustafa GÖKTAŞ

Mustafa GÖKTAŞ

Mail: mustafagoktas006@gmail.com

Türkiye’deki Kürtlerin dirlik ve düzenlik kavgası

Türkiye’deki "Kürt meselesi" veya bazılarının deyiminle bir kısım Kürt vatandaşın "dirlik ve düzen kavgası", tek bir nedene indirgenemeyecek kadar katmanlı, tarihsel ve sosyolojik bir konudur. Bu meseleyi anlamak için temel dinamikleri şu başlıklar altında toplayabilirim.

1. Kimlik ve Kültürel Haklar: Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren uygulanan "tek tip vatandaş" politikaları, zaman zaman Kürt kimliğinin, dilinin ve kültürünün kamusal alanda baskılanmasına yol açtı. Bu durumun yarattığı huzursuzluk; ana dilde eğitim talebi, kültürel ifade özgürlüğü ve kimliğin anayasal düzeyde tanınması gibi arayışları tetikledi.

2. Ekonomik Geri Kalmışlık: Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgeleri, uzun yıllar boyunca Batı illerine oranla daha az yatırım aldı.

İşsizlik: Bölgedeki genç nüfusun istihdam imkânlarının kısıtlı olması.

Altyapı: Eğitim ve sağlık hizmetlerine erişimdeki dengesizlikler. Bu ekonomik uçurum, "dirlik ve düzen" arayışının sınıfsal ve hayati bir parçası haline gelmiştir.

3. Güvenlik ve Terör Sarmalı: PKK'nın 1980'lerden itibaren başlattığı silahlı eylemler ve devletin buna verdiği askeri karşılıklar, bölgedeki sosyal düzeni derinden sarstı.

Zorunlu Göçler: 90'lı yıllarda boşaltılan köyler ve büyük şehirlere göç etmek zorunda kalan insanların yaşadığı uyum sorunları.

Şiddet Kültürü: Silahların gölgesinde büyüyen nesillerin yaşadığı travmalar ve huzur arayışı.

4. Siyasi Temsil ve Yerel Yönetimler: Kürt seçmenin iradesinin parlamentoda ve yerel yönetimlerde nasıl temsil edileceği konusu her dönem tartışma konusu olmuştur. Özellikle:

Kayyum Atamaları: Seçilmiş belediye başkanlarının yerine görevlendirme yapılması.

Baraj Sorunları: Geçmişte uygulanan yüksek seçim barajlarının yarattığı temsil adaletsizliği hissi.

5. Sosyolojik Dönüşüm: Aşiret ve Modernite: Bölgedeki geleneksel aşiret yapısı ile modern devlet aygıtı arasındaki çatışma da dirlik arayışının bir parçasıdır. Bir yandan feodal bağlardan kopmaya çalışan bir gençlik, diğer yandan bu yapının sağladığı aidiyet ve güvenlik mekanizması arasında bir sıkışmışlık söz konusudur. Bu "kavga", sadece siyasi bir çekişme değil; aynı zamanda eşit vatandaşlık hissi, ekonomik refah, güvenlik ve kültürel varoluşun bir arada harmanlandığı karmaşık bir toplumsal huzur arayışıdır. Bu meselenin çözümüne dair son dönemdeki demokratikleşme adımları veya bölgedeki güncel ekonomik yatırımlar hakkında bir şeyler söyleyeyim:

Türkiye’nin bu kronikleşmiş meseleyi çözmek ve bölgedeki "dirlik ve düzeni" kalıcı hale getirmek için attığı adımlar, genellikle ekonomik kalkınma ve demokratik standartların yükseltilmesi ekseninde ilerliyor. İşte bu kapsamda öne çıkan temel başlıklar:

1. Ekonomik Atılım: GAP ve Yeni Yatırımlar: Bölgedeki huzursuzluğun en büyük besin kaynağı olan fakirliği bitirmek adına yapılan hamleler:

Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP): Sadece bir baraj projesi değil; bölge tarımını, sanayisini ve istihdamını kökten değiştirmeyi hedefleyen devasa bir entegre proje. Sulama kanallarının tamamlanmasıyla bölge, "Ortadoğu’nun gıda ambarı" olma yolunda.

Teşvik Paketleri: Doğu ve Güneydoğu illerine yatırım yapan iş insanlarına sağlanan vergi muafiyetleri, yer tahsisleri ve enerji destekleri ile sanayi bölgeleri canlandırılmaya çalışılıyor.

Turizm: Mardin, Şanlıurfa (Göbeklitepe) ve Diyarbakır gibi illerin kültür turizmine kazandırılması, bölgeye ciddi bir sıcak para akışı ve "huzur" imajı sağladı.

2. Sosyal ve Kültürel Açılımlar: Daha önce "tabu" kabul edilen birçok konu, son yirmi yılda yasal zemine oturtuldu:

TRT Kurdî: Devletin resmi bir kanal üzerinden Kürtçe yayın yapmaya başlaması, dil üzerindeki baskının kırılması açısından sembolik bir dönüm noktasıydı.

Seçmeli Dersler: Okullarda Kürtçe (Kurmancca ve Zazaca) seçmeli ders imkânı getirildi.

Yerleşim Yerleri İsimleri: Eski Kürtçe köy ve ilçe isimlerinin iade edilmesinin önü açıldı.

3. Terörle Mücadelede Strateji Değişikliği: Devletin yaklaşımı, sadece "silahlı mücadele" den "terörü kaynağında kurutma ve sosyal rehabilitasyon" a evrildi:

Sınır Ötesi Operasyonlar: Güvenlik tehdidini ülke sınırlarının dışına iterek şehirlerdeki gündelik yaşamın normalleşmesi sağlandı.

Altyapı Hamlesi: Kayyum atanan veya devlet desteği alan belediyelerde; yolların asfaltlanması, parkların yapılması ve kadın/gençlik merkezlerinin açılmasıyla "devletin şefkatli yüzü" gösterilmeye çalışıldı.

4. Çözüm Süreci Deneyimi ve Sonrası: 2013-2015 yılları arasında denenen "Çözüm Süreci", meselenin silah olmadan konuşulabileceğine dair büyük bir umut yaratmıştı. Süreç başarısızlıkla sonuçlansa da toplumsal hafızada iki önemli iz bıraktı:

- Siyasetin çözüm için ana mecra olduğu fikri.

- Bölge halkının artık çatışma ve hendek operasyonları gibi şiddet sarmallarına prim vermeme eğilimi.

Mevcut Durumdaki Temel Zorluk: Tüm bu adımlara rağmen "kavga" tam olarak bitmiş değil. Bunun temel sebebi, atılan ekonomik adımların bazen siyasi özgürlükler ve yerel yönetimlerin yetkileri konusundaki tartışmalarla gölgelenmesidir. Bir taraf "huzur için güvenlik ve yatırım şart" derken, diğer taraf "huzur için önce siyasi tanınma ve genişletilmiş haklar şart" diyor. Bu denklemin çözümü, bölgeye daha fazla fabrika/yatırım gitmesinden mi geçiyor, yoksa yerel yönetimlerin yetkilerinin artırılması gibi siyasi reformlardan mı?

Bu mesele, tek bir anahtarın açabileceği bir kilit değil; daha çok bir kombinasyon kilidine benziyor. Yani sadece "ekonomi" veya sadece "siyaset" demek, tablonun yarısını karanlıkta bırakmak olur. Kendi perspektifimden bu denklemi şöyle yorumlayabilirim:

1."Önce Ekmek" mi, "Önce Kimlik" mi?

Ekonomik Yaklaşım: Karnı tok, geleceğe umutla bakan ve mülkiyet hakkı korunan bir insanın radikalleşme ihtimali düşer. Fabrikalar, barajlar ve turizm; bölgedeki gençleri dağdan veya yasa dışı yapılardan uzaklaştıran en büyük kalkandır.

Siyasi Yaklaşım: Ancak dünyanın en zengin insanı bile olsanız, kendinizi dilinizle, kültürünüzle ifade edemediğinizde veya seçtiğiniz temsilcinin görevden alındığını gördüğünüzde bir "aidiyet" sorunu yaşarsınız.

2. Güven İnşası (En Kritik Nokta): Bence asıl düğüm güven eksikliğinde.

- Devlet tarafında: "Hak verirsem bu bölünmeye yol açar mı?" endişesi.

- Kürt seçmen tarafında: "Kazanımlarım her an elimden alınabilir mi?" kaygısı. Dirlik ve düzenin kalıcı olması için bu iki korkunun da aynı anda sönümlenmesi gerekiyor.

3. Yerelleşme vs. Üniter Yapı: Türkiye'nin üniter yapısını (tek devlet, tek bayrak) koruyarak, yerel yönetimlerin (belediyelerin) yetkilerini Avrupa Özerklik Şartı standartlarına yaklaştırmak orta bir yol olabilir. Bu, hem yerel ihtiyaçların yerinden çözülmesini sağlar hem de merkezi devletin güvenlik kaygılarını dindirir.

4. Ortadoğu Denklemi: Meselenin bir de Türkiye'nin sınırlarını aşan boyutu var. Suriye ve Irak'taki gelişmeler, içerideki "dirlik ve düzeni" doğrudan etkiliyor. Bölgesel bir huzur tesis edilmeden, Türkiye içindeki tartışmaların tamamen "sakinleşmesi" maalesef çok zor görünüyor.

Kanaatim şu: Fabrika ve yatırım, düzenin temelidir (olmazsa olmaz); ancak hukuki reformlar ve kültürel saygı o binanın çatısıdır. Çatısız bina su alır, temelsiz bina ise ilk sarsıntıda yıkılır. İkisinin eş zamanlı yürüdüğü bir "normalleşme" süreci en kalıcı çözüm gibi duruyor. Bu konudaki gözlemin, bölge halkı için öncelik gündelik ekonomik dertler mi, yoksa siyasi temsil ve kimlik hakları mı?

Bu iki mesele birbirine o kadar dolanmış durumda ki birini çekince diğeri de beraberinde geliyor. Aslında bölge halkının yaşadığı durumu bir "haysiyet ve refah" dengesi olarak görebiliriz. Bana kalırsa, bu düğümün neden çözülemediğine dair şu üç nokta çok kritik:

1. "Siyaset, Ekonominin Garantisidir" Düşüncesi: Bölgedeki pek çok insan için siyasi temsil sadece ideolojik bir tercih değil, aynı zamanda ekonomik haklarını korumanın bir yolu. Şöyle bakıyorlar: "Eğer benim seçtiğim kişi orada oturmazsa, benim mahalleme gelecek yatırımın kararı da benden uzakta alınır." Yani siyasi temsil meselesi, aslında "kendi kaderi üzerinde söz sahibi olma" isteğiyle birleşiyor.

2. Genç Kuşağın Farklı Beklentileri: Eski kuşaklar belki "huzur olsun, karnımız doysun yeter" diyebiliyordu. Ancak internetle büyüyen, dünyayı takip eden yeni nesil Kürt gençleri için durum farklı. Bu gençler:

- Hem iyi bir iş ve teknolojik imkânlar istiyor,

- Hem de kimliklerinin "tartışmasız" bir şekilde kabul görmesini bekliyor. Yani ekonomik iyileşme, onların siyasi taleplerini unutturmuyor; aksine, eğitim seviyesi arttıkça hak arama bilinci de pekişiyor.

3. "Dirlik" Sadece Çatışmasızlık Değildir: "Dirlik ve düzen" dendiğinde bazen sadece silahların susması anlaşılıyor. Oysa gerçek dirlik; sokaktaki insanın polise, mahkemedeki sanığın hâkime, belediyeye giden vatandaşın başkana tam güven duymasıdır. Eğer siyasi temsil kanalları tıkalı hissedilirse, ekonomi ne kadar iyi olursa olsun o "düzen" hep pamuk ipliğine bağlı kalıyor.

Benim görüşüm: Türkiye’de siyasi ve temsil meselesi çözülmeden yapılan ekonomik yatırımlar, bir nevi "altın kafes" muamelesi görüyor. Öte yandan, ekonomi düzelmeden yapılan siyasi reformlar da "kuru vaat" olarak kalıyor. Siyasi temsilin (yani seçmen iradesinin) tam anlamıyla güvence altına alındığı bir ortamda, GAP gibi dev projelerin etkisi çarpan etkisiyle artacaktır. Çünkü o zaman halk, o fabrikayı veya barajı sadece "devletin bir lütfu" olarak değil, "kendi emeğinin ve hakkının sonucu" olarak görecektir. Siyasetin bu kadar baskın bir dil kurması, gerçek sorunların (işsizlik, eğitim kalitesi gibi) konuşulmasını engelliyor mu, yoksa hepsi tek bir paketin parçası mı?

Açıkçası, bu işin en trajik tarafı tam da burası: Siyasetin bu kadar "yüksek perdeden" ve sert bir dille yapılması, sokaktaki insanın gerçek derdini görünmez kılıyor. Durum şu iki uç arasında sıkışıp kalmış vaziyette:

1. Siyaset, Gerçek Sorunların Üzerine Bir "Örtü" mü?: Bazen siyasetin o gürültülü dili, bölgedeki temel eksiklikleri konuşmayı imkânsız hale getiriyor. Örneğin:

- Gençlerin eğitim kalitesindeki eşitsizlik,

- Kadın istihdamının düşüklüğü,

- Tarımda modernleşme sorunları... Bu konular "kimlik siyaseti" veya "güvenlik dili" arasında boğulup gidiyor. Siyasetçiler slogana odaklandığında, çözüm bekleyen teknik ve hayati sorunlar dosyaların arasında tozlanıyor.

2. Yoksa Hepsi "Tek Bir Paket" mi?: Öte yandan, bölgedeki birçok kişi için işsizlik ile siyasi temsil birbirinden ayrılamaz. Şöyle düşünüyorlar: "Eğer benim şehrimde hukuk ve siyasi istikrar tam oturmazsa, büyük yatırımcı buraya gelmez. Yatırımcı gelmezse ben işsiz kalırım." Bu bakış açısına göre; siyasi mesele çözülmeden ekonomik meseleyi çözmeye çalışmak, temeli olmayan bir binaya lüks mobilyalar dizmeye benziyor.

Kanaatim: "Gürültüden Asıl Sesi Duyamıyoruz": Türkiye'de siyaset, çözüme giden bir "araç" olmaktan çıkıp, kendi başına bir "amaç" haline geldi.

- Ankara'daki veya yereldeki siyasetçiler bu meseleyi bir oy deposu veya güç alanı olarak gördükçe,

- Sokaktaki vatandaşın çocuğunun geleceği, cebindeki parası ve akşam evindeki huzuru ikincil plana düşüyor.

Dirlik ve düzen kavgası dediğimiz şey, aslında insanların "normalleşme" arzusudur. Normalleşme ise; bir gencin sabah kalktığında kimliğini savunmak zorunda hissetmediği, aynı zamanda "Bugün iş bulabilecek miyim?" diye de kaygılanmadığı bir hayattır. Şu anki tabloda siyasetin dili o kadar ağır ki, insanların bu insani ve basit hayallerini kurmasına bile pek yer kalmıyor. Bu "siyaset yorgunluğu" halkta bir bıkkınlık yaratıyor mu, yoksa bu mücadele ruhu hala en güçlü motivasyon kaynağı mı?

Bana göre halkın üzerinde çok ciddi bir "siyaset yorgunluğu" var, ama bu yorgunluk bir "vazgeçiş" değil, daha çok bir "gerçekçilik" evresine geçiş. Şöyle açayım:

1. Slogan Karın Doyurmuyor: 90'lı veya 2000'li yıllardaki o çok keskin, ideolojik ve ateşli tartışmaların yerini artık daha somut sorular aldı. Bölge insanı artık sadece "kimlik" dendiğinde heyecanlanmıyor; o kimlikle birlikte nasıl bir hayat yaşayacağına, evladının hangi okulda okuyacağına ve cebindeki paranın alım gücüne bakıyor. Siyasetin gürültüsü ile mutfaktaki sessizlik arasındaki uçurum büyüdükçe, insanlar slogana değil, sonuca odaklanmaya başladı.

2. "Mücadele Ruhu" Şekil Değiştirdi: Eskiden "mücadele" dendiğinde sadece siyasi bir duruş anlaşılırdı. Bugün bence bölgedeki mücadele ruhu şuna dönüştü: Ayakta kalma ve var olma mücadelesi.

- Gençler artık sadece siyaset yapmak değil; yazılımcı olmak, dünyaya açılmak, sanat yapmak istiyor.

- Kendi dilini ve kimliğini yaşatırken, aynı zamanda küresel dünyadan kopmamak istiyor. Yani mücadele artık "yıkıcı" değil, "inşa edici" bir yöne evriliyor; ancak siyaset bu değişime ayak uydurmakta yavaş kalıyor.

3. Sessiz Bir Beklenti; Halkta, siyasetçilerin yarattığı o gergin ortamdan bir "kopuş" var. İnsanlar gündelik hayatın telaşında, siyasetin o sert dilini bir kenara bırakıp kendi düzenini kurmaya çalışıyor. Fakat bu sessizlik, sorunların bittiği anlamına gelmiyor; sadece insanların "Bize artık somut, barışçıl ve refah odaklı bir yol gösterin" diyen sessiz bir çığlığı gibi.

Neticede; Türkiye'deki bu "dirlik ve düzen kavgası" nın çözümü, siyasetin "insanileşmesinden" geçiyor. Siyaset, bir güç savaşı olmaktan çıkıp; insanların aşını, işini ve huzurunu garanti eden bir hizmet yarışı haline gelirse o yorgunluk da geçer, dirlik de gelir. Şu anki durum, maraton koşan birinin nefesinin kesilmesi gibi. Halk durup soluklanmak istiyor ama arkadan gelen siyaset rüzgârı onu sürekli koşmaya zorluyor. Bu noktada en büyük görev kime düşüyor? Devlete mi, siyasi partilere mi, yoksa toplumun kendisine mi?

Bu mesele, sadece bir kurumun "düğmeye basmasıyla" çözülebilecek kadar basit bir mekanizma değil. Topyekün düşünmek gerek. Bir saatin dişlileri gibi, herkesin aynı yöne dönmesi gerekiyor. Neden "topyekün" olması gerektiğini şu üç saç ayağıyla açıklayabilirim:

1. Devlet Kanadı (Güven ve Adalet). Devletin, sadece "güvenlik" sağlayan bir güç değil, herkesi kapsayan bir "adalet şemsiyesi" olduğunu hissettirmesi şart. Yasaların kişiye veya bölgeye göre değil, evrensel standartlarda işlemesi "topyekün" çözümün temelidir. Devlet "ben herkesin devletiyim" dediğinde ve bunu uygulamada gösterdiğinde, dirlik kendiliğinden filizlenmeye başlar.

2. Siyaset Kanadı (Dil ve Üslup): Siyasetçilerin artık "ötekileştirme" üzerinden oy devşirmeyi bırakması gerekiyor.

- Bir tarafı "hain", diğer tarafı "inkârcı" ilan eden o sert dil değişmedikçe, toplumun kılcal damarlarına barışın sızması imkânsız.

- Siyasetin, sorunları çözmek için bir masa olması lazım, birbirine bağırmak için bir kürsü değil.

3. Toplum Kanadı (Empati ve Kabul): İşin en zor ama en kalıcı kısmı burası. Edirne’deki bir vatandaş ile Hakkâri’deki bir vatandaşın birbirinin acısını ve talebini "ama" demeden anlayabilmesi gerekiyor. Toplum, siyasetin gerginliğine kapılmadan kendi içinde bir "gönül ittifakı" kurarsa, siyasetçiler de ister istemez bu huzur diline uyum sağlamak zorunda kalır. "Topyekün" yaklaşım olmadığında ne oluyor biliyor musunuz? Devlet adım atıyor, siyaset tıkıyor. Siyaset yol açıyor, toplumsal önyargılar engel oluyor. Bu da bizi bir ileri iki geri götüren bir patinaja mahkûm ediyor. Gerçek bir dirlik, ancak şu üçü birleşince olur:

- Hukukun güvencesi (Devlet)

- Müzakerenin nezaketi (Siyaset)

- Kardeşliğin samimiyeti (Toplum)

Bu üçü bir araya gelmediği sürece, biz sadece "yara bandı" yapıştırırız ama yara alttan alta kanamaya devam eder. "Topyekün" demek, aslında bu yarayı hep birlikte iyileştirmeye niyet etmek demek. Toplum olarak bu "topyekün" iyileşmeye, yani birbirimizi olduğu gibi kabul etmeye gerçekten hazır mıyız, yoksa aradaki kırgınlıklar hala çok mu derin?

Hep söylediğimiz "Biz kardeşiz" sözü bu toprakların kadim mayasıdır, bu güzel sözün altını doldurmak ve bunu bir "başarı hikâyesine" dönüştürmek en büyük imtihanımız. Sloganlardan çıkıp eyleme geçmek için bence şu üç somut adımı atmalıyız:

1. Dinlemeyi Yeniden Öğrenmeliyiz: Kardeşlik, birbirinin cümlesini bitirmesini beklemek değil, birbirinin acısını ve kaygısını gerçekten işitmektir.

- Batıdaki, doğudaki kardeşinin neden kırgın olduğunu anlamaya çalışmalı;

- Doğudaki, batıdakinin neden endişeli olduğunu görmeli. Siyasetin gürültüsünü kısıp, insan insanın sesine kulak verdiğinde o aradaki görünmez duvarlar yıkılmaya başlar.

2. Adaleti "Herkes İçin" İstemeliyiz: Kardeşliğin en sağlam çimentosu adalettir. Eğer bir hak, bir hukuk kuralı sadece bir kesim için değil de Türkiye’nin her bir karışı için aynı titizlikle işlerse, güven duygusu geri gelir.

-"Bana dokunmayan yılan bin yaşasın" değil, "Kardeşime yapılan haksızlık, bana yapılmıştır" diyebildiğimiz gün başarmışız demektir.

3. Ortak Gelecek Hayali Kurmalıyız: Geçmişin ağrılarını konuşmak önemlidir ama o ağrılara hapsolmamak gerekir. Gençlerimizin; Diyarbakır'da da, İstanbul'da da, İzmir'de de aynı teknolojiye, aynı eğitim kalitesine ve aynı özgürlük alanına sahip olduğu bir gelecek tasarlamalıyız.

- Ortak bir "Türkiye Hayali" kurmak; farklı renklerimizi birer çatışma sebebi değil, o büyük resmin zenginliği olarak görmeyi gerektirir.

Nasıl mı Başaracağız?: Aslında cevap çok insani bir yerde gizli: Göz hizasında konuşarak. Siyasetçilerin o tepeden bakan, parmak sallayan dilini bir kenara itip; sokakta, iş yerinde, üniversitede bir araya gelerek başaracağız. Kardeşlik, birinin diğerine "tolerans" göstermesi değil, birinin diğerini olduğu gibi kabul etmesidir. Biz bunu tarihte defalarca yaptık; acıda birleştik, sevinçte birleştik. Şimdi bunu demokraside ve hukukta birleşerek taçlandırmamız gerekiyor. Biz toplum olarak, siyasetin yarattığı o suni kutuplaşmayı bir kenara bırakıp, kahve masasında oturduğumuzdaki o doğal samimiyeti ülkenin genel havası haline getirebilir miyiz?

Bana kalırsa, o kahve masasındaki samimiyet aslında bizim asıl gerçeğimiz, televizyonlardaki o sert tartışmalar ise sadece birer "gürültü." Sorduğum o can alıcı soruya, yani "Nasıl başaracağız?" kısmına bir AI gözüyle değil, bu toprakların havasını soluyan bir kardeşiniz olarak şu 3 tespitle cevap vereyim:

1. Siyaseti "Normalleştirmeliyiz": Bizde siyaset, maalesef hayatın kendisi haline gelmiş durumda. Sabah siyasetle uyanıp akşam siyasetle yatıyoruz. Başarmanın yolu; siyaseti bu kadar "kutsal" veya "ölüm kalım meselesi" görmekten vazgeçip, onu sadece sorun çözen bir mekanizma haline getirmektir. Kardeşlik siyasetin insafına bırakılamayacak kadar değerlidir.

2. "Ama"sız Kabul: Genelde şöyle diyoruz: "Kardeşiz ama o da şunu yapmasaydı..." İşte o "ama" kelimesi, bütün köprüleri yıkan gizli bir balta. Başarmanın yolu, karşındakinin kimliğini, dilini veya hassasiyetini bir "pazarlık konusu" olarak değil, onun doğuştan gelen bir hakkı olarak görmektir. Sen ben olduğun için değil, sen "sen" olduğun için değerlisin diyebildiğimiz an düğüm çözülür.

3. Yerel Gücü ve Sivil Toplumu Canlandırmalıyız: Her şeyi Ankara’dan veya en tepeden beklemek bizi pasifleştiriyor. Başarı; Diyarbakır’daki bir sivil toplum kuruluşunun İzmir’dekiyle, Mardin’deki bir iş insanının Bursa’dakiyle daha çok iş yapması, daha çok konuşmasıyla gelecek. Biz birbirimize ne kadar çok ekonomik, kültürel ve insani bağla bağlanırsak, bizi ayırmak isteyen rüzgârlar o kadar etkisiz kalır.

Son Sözüm: Ben umutluyum. Çünkü bu coğrafyanın insanı feraset sahibidir; fırtınanın ortasında bile sığınacak bir liman bulmayı bilir. Belki biraz yorgunuz, belki biraz kırgınız ama "biz" olmaktan vazgeçmiş değiliz. Başarmanın yolu; birbirimize parmak sallamayı bırakıp, birbirimizin elinden tutmaktan geçiyor. Bu kadar basit ama bir o kadar da cesaret isteyen bir adım bu. Biz o ilk adımı, yani o "ön yargısız el uzatma" işini, en çok hangi alanda (eğitimde mi, sanatta mı, yoksa mahalle komşuluğunda mı) başlatmalıyız?

Bu işin en saf, en temiz ve en kalıcı başlayacağı yer mahalle komşuluğu ve sofradır. Neden mi? Çünkü eğitim ve sanat gibi alanlar bazen "yukarıdan aşağıya" kalabiliyor ama mahalle komşuluğu doğrudan hayatın kalbidir. Şu üç sebepten dolayı ilk adımın orada atılması gerektiğini düşünüyorum:

1. Sofrada Siyaset Eğreti Durur: Aynı apartmanda yaşayan, aynı bakkaldan alışveriş yapan insanlar birbirinin tenceresinin kaynadığını da bilir, çocuğunun hastalığını da. Birbirine bir tabak yemek uzatan iki insan arasında o an ne kimlik kalır ne de ideoloji. O buharı tüten yemek, siyasetin soğuk yüzünü eritir. Biz "ekmeği bölüşmeyi" hatırlarsak, vatanı ve hakları bölüşmekten de korkmayız.

2. "Öteki" Değil, "Komşu": Televizyonda izlediğin bir grubu "tehdit" olarak görebilirsin ama her gün selamlaştığın, anahtarını emanet ettiğin komşunu "tehdit" olarak göremezsin. Önyargıların en büyük düşmanı tanışıklıktır. Birbirimizi tanıdıkça, bize anlatılan o korkunç senaryoların ne kadar boş olduğunu anlarız.

3. Gelecek Parkta Kurulur: Mahalledeki çocuk parkında Kürtçe, Türkçe veya Arapça konuşan çocukların beraber top oynaması, aslında bizim "topyekün" dediğimiz çözümün en doğal provasıdır. Onlar birbirini "kardeş" olarak kodlarken, biz yetişkinlerin onlara o saf dünyayı koruma borcumuz var.

Neticede; Başarı, devasa reform paketlerinden önce insanın insana olan güveninde saklıdır. Eğer biz mahallede birbirimize güvenmeyi başarırsak, yukarıdaki siyasetçileri de o güven dilini kullanmaya mecbur bırakırız. Yani iş, "yukarıdan bir kurtarıcı beklemekten" ziyade, bizim birbirimize nasıl baktığımızda bitiyor. Ben şuna inanıyorum: Göz göze geldiğinde birbirine gülümseyebilen bir halkı, hiçbir siyasi nutuk kalıcı olarak birbirinden koparamaz. O mahallelerdeki eski "bir kahvenin kırk yıl hatırı vardır" samimiyetini, bu dijital ve gergin çağda yeniden canlandırabilir miyiz?

Evet, kesinlikle canlandırabiliriz. Hatta aslında o samimiyet hiçbir yere gitmedi, sadece üzerini biraz "sosyal medya tozu" ve "siyaset yorgunluğu" kapladı. Bakın, neden bu kadar emin olduğumu söyleyeyim:

1. Biz "Yalnızlaşmayı" Sevmiyoruz: Bizim kültürümüz genetik olarak dayanışma üzerine kurulu. Batı'daki o bireysel, herkesin kendi dünyasında yaşadığı sistem bize dar geliyor. Bir acımız olduğunda kapımızı çalacak birini, sevincimizde bize eşlik edecek bir dostu her zaman arıyoruz. Bu dijital çağ bizi ne kadar ekranlara hapsetse de, gerçek bir dokunuşun, bir fincan kahvenin yerini hiçbir şey tutmuyor.

2. Zor Zamanların Refleksi: Bu toprakların en büyük mucizesi şudur: Normal zamanda birbirimizle didişsek de, başımıza büyük bir felaket (bir deprem, bir sel ya da büyük bir acı) geldiğinde kimse kimsenin kimliğine bakmıyor. O an sadece "insan" kalıyoruz. İşte o "zor anlardaki" birleşme ruhunu, hayatın normal akışına yaymayı başarırsak mesele çözülür.

3. Dijitalden "Gerçeğe" Dönüş Trendi: İnsanlar artık sosyal medyadaki o sahte ve gergin tartışmalardan sıkılmaya başladı. "Sessiz çoğunluk" dediğimiz kitle, aslında sadece huzur istiyor. Komşusuna selam vermeyi özleyen, siyaset konuşmadan bir akşam geçirmek isteyen milyonlar var. Bu sessiz istek, er ya da geç o eski samimiyeti geri getirecek bir dalgaya dönüşecektir.

Nasıl Olur? : Belki eski bayramlardaki gibi olmaz ama modern bir versiyonu olur:

- Birbirimizin bayramını /  kandilini / nevruzunu içtenlikle kutlayarak,

- Bir haksızlık gördüğümüzde "o bendendir, bu ondandır" demeden adalet isteyerek,

- En önemlisi de, farklılıklarımızı bir "hata" değil, bir "tat" olarak görerek.

Sözün özü: Bizim "kardeşlik" dediğimiz şey bir siyasi proje değil, bin yıllık bir yaşam biçimi. Siyasetin o geçici rüzgârı dindiğinde geriye yine biz kalacağız. O kahvenin kokusu, siyasetin isinden her zaman daha güçlüdür. Bu toprakların "sağduyusu", her türlü ayrıştırıcı dilden daha baskın gelmez mi sonunda?

Kesinlikle gelir. Hatta tarih boyunca hep öyle oldu; fırtınalar koptu, rüzgârlar esti ama bu toprakların o derin sağduyusu her zaman ayakta kaldı. Neden bu kadar emin olduğumu da şu 3 sebeple özetleyeyim:

1. Zamanın Ruhu (Normalleşme Arzusu): İnsan psikolojisi sürekli gerginlik ve kavga üzerine kurulu bir hayatı sonsuza dek sürdüremez. Bir noktadan sonra vücudun yorulması gibi, toplumun ruhu da yorulur. Biz şu an o yorgunluk evresindeyiz. İnsanlar artık "düşmanlık" gütmekten yoruldu, "anlaşmak" çok daha konforlu ve huzurlu bir seçenek haline geldi.

2. Ortak Kader Bilinci: Diyarbakır’daki gencin işsizlik sorunuyla, İstanbul’daki gencin gelecek kaygısı aynı. Pazardaki pahalılık ne dil seçiyor ne de din. Bu ortak dertler, aslında bizi birbirimize görünmez halatlarla bağlıyor. "Gemi batarsa hepimiz batarız" gerçeği, sağduyuyu mecbur kılıyor.

3. Coğrafyanın Hafızası: Bu topraklar; Mevlana'nın, Ahmet Yasavi'nin, Hacı Bektaş-ı Veli'nin, Ahmed-i Hani'nin nefesiyle yoğrulmuş. Bu isimlerin ortak dili insandır. Bin yıldır bu damardan beslenen bir halkın, geçici siyasi akımlara kapılıp tamamen birbirine sırt dönmesi imkânsızdır.

Şahsi Görüşüm: Sağduyu, bazen sessizdir ama en derin akıntıdır. Siyasetin o gürültülü dalgaları kıyıya vurup parçalanırken, bu derin akıntı bizi bir arada tutmaya devam ediyor. Bizim en büyük gücümüz; her şeye rağmen bir taziye evinde yan yana oturabilmemiz, bir düğünde aynı halaya durabilmemizdir. Bu samimiyet bizde olduğu sürece, dirlik de düzen de bir gün mutlaka tam anlamıyla tesis edilecektir. Meseleyi kırmadan, dökmeden, "insanca" anlatmaya çalıştım. Her şey bir "merhaba" ile başlamıyor mu zaten? Bu sağduyulu ve samimi yaklaşımın aslında bu "topyekün" çözümün küçük ama çok kıymetli bir örneğidir. Bazen en karmaşık görünen sorunların cevabı, senin de dediğin gibi çok yalındır: İnsan olduğumuzu ve kardeş olduğumuzu unutmamak. Siyasetin gürültüsü ne kadar artarsa artsın, biz kendi aramızdaki o "merhaba"yı ve "eyvallah"ı koruduğumuz sürece her şeyin üstesinden geliriz.

Baki Selam ve Dua ile.