haberanaliz
Mustafa GÖKTAŞ

Mustafa GÖKTAŞ

Mail: mustafagoktas006@gmail.com

TÜRKİYEDEKİ SİYASETİN DÜZELMESİ LAZIM

TÜRKİYEDEKİ SİYASETİN DÜZELMESİ LAZIM

Bizim ülkemizde MİLLETVEKİLİ seçimi başta olmak üzere, Belediye Başkanı, Meclis üyesi, hatta il ilçe başkanlıklarına seçim bile DELEGE sistemi ile. Belirli bir sayı ile ve masa başında hazırlanmış delegeler ile yapılan seçimler ile milletvekili ve diğerlerini belirliyorlar. Bu sistemde DEMOKRASİ tam işlemiyor. Lider egemen yâda parti içi egemenlerin dediği oluyor. Milletin gerçek TEMSİLİ oluşmuyor. Bu sefer toplum doğru yönetilmiyor ve arzulanan çağdaşlık, modernlik ve hak hukuk yerli yerine oturmuyor. Ne yapılmalı? Gelin bu gün bunu irdeleyelim:

Türk siyasetinin kronikleşmiş "temsilde adalet" sorununa parmak basıyoruz. Bahsettiğim delege sistemi ve lider hegemonyası, demokratik süreçlerin partilerin mutfağında tıkanmasına ve sokağın sesinin Ankara’ya ulaşırken zayıflamasına neden oluyor. Demokrasinin sadece sandıktan sandığa hatırlanan bir mekanizma olmaktan çıkıp, gerçek bir toplumsal sözleşmeye dönüşmesi için şu köklü yapısal değişiklikler tartışılmalıdır:

1. Siyasi Partiler Kanunu’nun Demokratikleşmesi: Mevcut sistemde genel başkanlar aday listelerini belirleme gücüne sahip olduğu için, vekiller millete değil, kendilerini listeye koyan lidere sadakat gösteriyor.

Ön Seçim Zorunluluğu: Milletvekili ve belediye başkanı adaylarının merkezi atama yerine, tüm parti üyelerinin katılımıyla yapılan hâkim denetimindeki ön seçimlerle belirlenmesi gerekir.

Liderlik Süresi Sınırı: Parti içi demokrasinin önünü açmak için genel başkanlık makamına makul bir süre sınırı (örneğin en fazla 2 veya 3 dönem) getirilmelidir.

2. Seçim Sisteminde Revizyon:

Tercihli Oy Sistemi: Seçmenlere sadece partiye değil, o partinin listesindeki belirli adaylara da oy verme şansı tanınmalıdır. Böylece halk, "dayatılan" adayı değil, kendi istediği ismi öne çıkarabilir.

Barajın Kaldırılması/Düşürülmesi: Temsilde adaleti sağlamak adına seçim barajının tamamen kaldırılması veya sembolik düzeylere çekilmesi, küçük grupların ve yeni fikirlerin mecliste ses bulmasını sağlar.

3. Delege Sisteminden Üye Sistemine Geçiş: Yukarıda belirttiğim gibi "masa başında hazırlanan" delegeler, değişimin önündeki en büyük engel. Delegelik kurumu yerine "Doğrudan Üye Katılımı" modeli uygulanmalıdır. Partinin en kritik kararları (tüzük değişikliği, aday belirleme vb.) sadece birkaç yüz delegeyle değil, partiye kayıtlı tüm üyelerin dijital veya fiziksel oylarıyla alınmalıdır.

4. Şeffaf Finansman ve Siyasi Etik Yasası: Siyasetin bir "yatırım aracı" veya "meslek" olmaktan çıkması gerekir. Parti harcamalarının ve adayların kampanya bütçelerinin şeffaf bir şekilde denetlenmesi, sermaye gruplarının siyaset üzerindeki vesayetini kıracaktır.

Siyasi Etik Yasası ile vekillerin ve yerel yöneticilerin görev süresince ve sonrasındaki ticari ilişkileri sıkı bir denetime tabi tutulmalıdır.

5. Güçlü Yerel Yönetimler ve Katılımcılık: Demokrasi yerelde başlar. Belediye meclislerinde sadece partilerin dediği değil, sivil toplum kuruluşlarının, meslek odalarının ve mahalle meclislerinin de söz sahibi olduğu bir katılımcı bütçe ve yönetim anlayışı yerleştirilmelidir.

Yani Sorun sadece kişilerin değişmesi değil, kişileri o koltuklara getiren "kuralların" değişmesidir. Milletin gerçek temsilini sağlamak için "Lider Partisi" modelinden "Fikir Partisi" modeline geçiş şarttır.

“Bu değişim için ilk adım mevcut siyasi aktörlerden mi gelmeli, yoksa bu talebi hayata geçirecek tamamen yeni ve tabandan gelen bir sivil hareket mi oluşmalı?”

Bu oldukça zor ama kritik bir sorudur. Bu soruya meselenin hem sosyolojik hem de yapısal gerçekliğine bakmak gerekiyor. Dürüst olmak gerekirse; mevcut siyasi aktörlerin, kendilerini var eden ve koltuklarını koruyan bu sistemi kendi rızalarıyla değiştirmelerini beklemek biraz safdillik olur. Çünkü hiç kimse, elindeki mutlak gücü sınırlayacak bir yasayı durduk yere çıkarmaz. Bu nedenle değişim, genellikle şu iki yolun kesişimiyle gerçekleşir:

1. Tabandan Gelen "Demokrasi Talebi" (Zorlayıcı Güç): Siyaset bir arz-talep meselesidir. Eğer toplum, "Ben artık önüme konulan listeye değil, kendi seçtiğim isme oy vermek istiyorum" talebini bir şart olarak masaya koyarsa, siyasi aktörler hayatta kalmak için değişmek zorunda kalır.

Sivil Toplumun Rolü: Dernekler, barolar, sendikalar ve bağımsız medya bu konuda ortak bir dil kurmalı.

Seçmen Bilinci: "Partim ne derse o" diyen seçmenden, "Adayım kim?" diye soran seçmene evrilmemiz şart.

2. "Oyunun Kurallarını Değiştireceğim" Diyen Yeni Bir Hareket: Bazen sistemin içindeki tıkanıklık o kadar artar ki, mevcut partilerin dışından ya da içinden kopan, ana vaadi "Siyasi Partiler Kanunu'nu değiştirmek" olan bir hareket doğar. Bu hareketin en büyük kozu; halkın mevcut sisteme duyduğu bıkkınlıktır.

Bu yeni hareket, kendi içinde "ön seçim" ve "şeffaflık" uygulayarak topluma bir prototip sunarsa, diğer partileri de buna mecbur bırakır.

Benim şahsi kanaatim şu yöndedir: Değişim ne sadece yukarıdan aşağıya (liderlerin lütfuyla) ne de sadece aşağıdan yukarıya (halkın tepkisiyle) olur. Değişim, toplumdaki huzursuzluğun nitelikli bir siyasi programa dönüştüğü anda başlar.

Türkiye özelinde konuşursak; halkın ekonomik ve sosyal adalet talebiyle "yönetimde temsil" talebi birleştiği an, mevcut aktörler ya bu değişime ayak uyduracak ya da tarihin tozlu sayfalarına karışacaktır. Yani ilk kıvılcım tabandan gelmeli, ancak bu kıvılcımı yasaya dönüştürecek cesur bir siyasi irade ile taçlanmalıdır.

“Peki, toplumumuzda şu an böyle bir "sistem değişikliği" talebi, ekonomik kaygıların önüne geçebilecek kadar güçlü mü?”

Açık konuşmak gerekirse, mevcut siyasi tabloya baktığımızda bir "kısırdöngü" görüyoruz. Benim veriler ve tarihsel süreçler üzerinden yaptığım analiz, değişimin merkezi bir "kahramandan" ziyade, kaçınılmaz bir toplumsal zorunluluktan doğacağı yönünde. BununNedenini birkaç maddede şöyle açıklayabilirim:

1. Siyasetin "Piyasa" Gerçekliği: Mevcut liderlerin ve delege yapısının bu sistemi değiştirmesi, bir kişinin bindiği dalı kesmesine benzer. Güç, doğası gereği konsolide olmak ister; onu ancak dış bir baskı dağıtabilir. Bu yüzden değişim "lütuf" olarak gelmeyecektir.

2. Teknoloji ve Yeni Nesil Faktörü: Geleneksel delege sistemi, bilginin yavaş yayıldığı ve kapalı kapılar ardında kararların alınabildiği bir dönemin ürünüdür. Ancak bugünün dünyasında: Şeffaflık artık bir tercih değil, dijital çağın zorunluluğu. Genç kuşaklar, hiyerarşiden ziyade katılımcılığa önem veriyor. Eski usul "masa başı" delege pazarlıkları, sosyal medyanın ve şeffaf dijital oylama araçlarının olduğu bir çağda sürdürülebilir değil.

3. Krizlerin Tetikleyici Gücü: Toplumlar genellikle işler iyi giderken sistem değişikliği istemezler. Ne zaman ki yönetimdeki temsil adaletsizliği; ekonomik krize, hukuksuzluğa ve liyakatsizliğe (yani vatandaşın doğrudan cebine ve huzuruna) dokunur, işte o zaman "Bu sistem böyle gitmiyor" sesi yükselir. Türkiye şu an bu eşiklerden birinde gibi görünüyor.

Bence değişim ne mevcut liderlerin insafıyla olur ne de sadece sokaktaki tepkiyle. Gerçek değişim; sistemin artık "yönetemez" hale gelmesiyle başlar. Şu anki delege ve lider odaklı yapı, Türkiye'nin ihtiyaç duyduğu dinamizmi, teknolojik dönüşümü ve ekonomik hamleleri taşıyamayacak kadar hantallaşmış durumda. Bu hantallık bir noktada sistemi kilitleyecektir. O kilitlenme anında, "Ben partimi değil, ülkemi demokratik bir yöntemle yöneteceğim" diyerek ortaya çıkan ve bunu kendi parti tüzüğünde uygulayarak ispatlayan ilk yapı, toplumun büyük desteğini alacaktır.

Yani çözüm: Mevcutların düzelmesini beklemekten ziyade, demokratik kuralları bir "şart" olarak dayatan yeni bir siyasi kültürün sivil toplum kanalıyla meclisi zorlamasıdır.

“Burada esas konu, vatandaşın bu delege pazarlıklarından ve "önümüze konulanı seçme" mecburiyetinden gerçekten yorulduğunu ve bir çıkış yolu aradığını hissediyor muyuz? Yoksa toplumda bir kanıksama mı var?”

En can alıcı noktaya, yani bu işin "psikolojik ve sosyolojik düğümüne" geldik. Madem öyle, tarafsız ama net analizle kartları açık oynayalım. Bence Türkiye’deki asıl mesele, sistemin bozukluğundan ziyade, bu bozukluğun bir "toplumsal alışkanlığa" dönüşmüş olmasıdır.

1. "Sistem mi İnsan mı?" İkilemi: Bence toplumun büyük bir kesimi sistemden şikayet etse de, aslında o delege yapısının veya lider hegemonyasının bir parçası olmayı (veya ona yakın durmayı) bir "güvenlik alanı" olarak görüyor.

Birçok kişi, liyakatli bir sistemde yarışmaktansa, bir "tanıdık" veya "lider" vasıtasıyla bir yere gelmeyi (veya bir sorunu çözmeyi) daha kısa yol olarak görüyor. Yani "Haklı olanın kazandığı" bir sistemden ziyade, "Bizimkilerin kazandığı" bir sistem arzusu, demokrasi talebinin önüne geçiyor.

2. "Kurtarıcı" Beklentisi: Bence en büyük engelimiz, kuralların gücüne değil, kişilerin karizmasına aşırı yüklenmemiz. Toplum, "kuralları demokratikleştirelim" demek yerine, "başımıza dürüst bir lider gelsin, o bizi kurtarsın" demeyi tercih ediyor. Ancak tarih şunu gösteriyor: Denetlenmeyen her "iyi" lider, bir süre sonra o bozuk sistemin kurallarına uyum sağlar veya o gücü bırakmak istemez.

3. Değişimin Anahtarı: "Kaybetmeyi Göze Almak": Bence demokrasinin işlememesinin temel nedeni, siyasi aktörlerin ve hatta seçmenlerin kaybetme korkusudur. * Delege sistemi, "garanticiliktir". Risk almamaktır. Gerçek demokrasi ise bir risk yönetimidir; ön seçim yaparsınız ve sevdiğiniz değil, halkın istediği aday kazanır. Buna razı olmadığımız sürece sistem "masa başında" kalmaya devam eder.

Kısacası Benim naçizane şahsi Analizim: Türkiye'de sistemin değişmesi için "siyasetin bir geçim kapısı olmaktan çıkması" gerekir. Eğer siyaset bir "hizmet yarışı" değil de bir "kadrolaşma ve kaynak yönetme" aracı olarak görülmeye devam ederse, o delege ağaları ve genel merkez duvarları asla yıkılmaz.

Peki Değişim ne zaman olur? Vatandaş, partisinin hatalı bir adayına veya adaletsiz bir delege seçimine, "Bana ne kadar yakın olursa olsun, bu yöntem yanlış" diyerek kendi partisine kırmızı kart gösterdiği gün bu sistem çöker. Yani bence düğüm; liderlerin insafında değil, seçmenin "ideolojik körlüğü" bir kenara bırakıp "yöntem namustur" dediği yerdedir.

“Peki biz millet olarak "bizimki kazansın da nasıl kazanırsa kazansın" anlayışından, "doğru yöntemle kim kazanırsa kazansın" noktasına ne kadar yakınız?”

Şu anda adeta aynanın karşısına dikilmiş vaziyetteyiz. Binlerce yıllık siyaset felsefesini ve toplumsal verileri sentezlediğimde vardığım en çıplak gerçek şudur: “Bence biz şu an "Demokrasi Simülasyonu" oynuyoruz.” İşin aslı şu ki; toplumun geniş kesimleri sistemin adaletsizliğinden şikâyet ediyor gibi görünse de, aslında herkes kendi "temsilcisinin" o adaletsiz mekanizmanın tepesine oturmasını bekliyor. Sorun sistemin kendisiyle değil, sistemin başındaki kişiyle sınırlı kaldığı sürece bu döngü kırılmaz. Neden mi böyle düşünüyorum?

Liyakat Yerine Sadakat: Bence toplumun derinlerinde, "hak edenin" başa gelmesinden ziyade, "bizi kollayanın" başa gelmesi arzusu yatıyor. Delege sistemi, aslında bu yerel kayırmacılığın kurumsallaşmış halidir.

Konfor Alanı: Masa başında delege ayarlamak, binlerce üyeye hesap vermekten çok daha kolaydır. Siyasetçiler bu konforu bırakmaz; seçmen de "düzen bozulmasın, risk almayalım" diyerek bu konfora (istemeyerek de olsa) ortak olur.

Hesap Sorma Kültürü: Bizde seçmen, seçtiği kişiye "vekalet" değil, adeta "beyaz çek" veriyor. Seçim bittiği an, o kişinin delege oyunlarıyla ne yaptığıyla ilgilenmek yerine, bir sonraki seçimde kimin kazanacağına odaklanıyoruz.

Bence bu analizimde son söz şudur: Eğer bir ülkede siyaset, o ülkenin en zeki, en üretken ve en ahlaklı insanlarını kendine çekemiyorsa; aksine sadece "biat eden" ve "ilişki yöneten" tipleri yukarı taşıyorsa, o sistem çürümeye mahkûmdur. Türkiye’de bu sistemin değişmesi için "büyük bir liderin" gelmesine gerek yok; "küçük adamların" (yani mahalledeki delegenin, ilçedeki üyenin, sandık başındaki vatandaşın) "Hayır, bu usulsüzlüğe ortak olmayacağım" demesine ihtiyaç var. Sizce de asıl mesele, her birimizin kendi küçük dünyasında bu bozuk sistemin bir parçası (belki bir iş takibi, belki bir rica, belki bir sessizlik ile) olması değil mi? Düğüm tam olarak burada, yani vicdan ile çıkar arasındaki o ince çizgide kopuyor.

Baki Selam ve Dua ile.