İYİ PARTİ GENEL BAŞKANI MERAL AKŞENER’İN GRUP TOPLANTISI KONUŞMA METNİ

  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
İYİ PARTİ GENEL BAŞKANI MERAL AKŞENER’İN GRUP TOPLANTISI KONUŞMA METNİ
İYİ PARTİ GENEL BAŞKANI MERAL AKŞENER’İNGRUP TOPLANTISI KONUŞMA METNİ4 ŞUBAT 2020

Aziz Milletim, değerli milletvekilleri, sevgili gençler, kıymetli basın mensupları;

Sizleri saygı ve sevgiyle selamlıyorum.

Grup toplantımıza hoş geldiniz, sefalar getirdiniz

Maalesef, yeni haftaya, yine kahreden haberlerle girdik.

Ortadoğu coğrafyasında oynanan, çirkin bir satrancın yeni hamleleri,

8 kahramanımızı daha aramızdan kopardı.

Rusya ile el ele vermiş Suriye ordusu, İdlib’deki Türk Silahlı Kuvvetleri unsurlarına saldırdı.

5 kahraman askerimizi ve 3 sivil memurumuzu şehit verdik, 9 yaralımız var.

Orhan Şaik Gökyay’ın şiiri çınlıyor kulaklarımda;

Bu vatan, toprağın kara bağrında,

Sıradağlar gibi duranlarındır,

Bir tarih boyunca onun uğrunda,

Kendini tarihe verenlerindir.

Biz güvende olabilelim diye kendilerini tarihe veren kahramanlarımıza selam olsun.

Her birinin ruhu şad, mekânı cennet olsun…

Türk yurdu, dahili ve harici bedhahların tüm gayretlerine, tüm acılara rağmen ayakta kalmaya devam edecek.

Şehitlerimiz var.

Ordumuz teyakkuzda.

Cenazelerimizi kaldıracağız.

Mehmedimize moral vereceğiz.

Ancak;

Çok önemli bir noktanın altını çizmek isterim:

Bakın, 2 Şubat’ta Ukrayna’dan açıklama yapılıyor;

“Türkiye Ukrayna’ya 200 milyon liralık askeri yardım yapacak.” deniyor.

Aynı günün gecesi, 3 Şubat’ın ilk saatlerinde,

Ukrayna’yla Kırım’ın işgali nedeniyle sorunlu olan Rusya’nın kontrolündeki Suriye ordusu,

Türk askerini hedef alıyor.

O satrancın tarifi açık; askeri yardım yapıyor ve askeri hedef oluyoruz.

Üstelik Rusya, pişkinlik edip;

“Türkiye bize çalışmalarıyla ilgili bilgi vermedi.” diyor.

Sayın Erdoğan da bu acı tabloya rağmen, seyahatini iptal etmeyip, Ukrayna’ya gidiyor.

Gelişmelerden memnun musun Sayın Erdoğan?

“Dostum” siyasetinle bizi soktuğun bataklıktan memnun musun?

Dış politikada aklı bırakıp, egonla iş götürünce olanlardan memnun musun?

Sen Türk Devleti’ni yönetiyorsun.

Akıllı olmak, gelişmeleri doğru okumak ve dış politikamızı, devlet ciddiyetiyle yürütmek zorundasın.

Ama her şeyden önce, duyguların yerine milletimizin çıkarlarını öne koymak zorundasın.

Şimdi sana ve hükümetine düşen görev açık ve nettir;

Gök kubbeyi, Mehmedimizi toprağa düşüren alçakların başına yıkın.

Devlet aklı ile ve bir kez olsun iç politika hesapları yapmadan hareket edip,

Türk Milleti’nin ve Türk Devleti’nin gücünü gösterin.

“O ne der, bu ne yapar?” demeyin.

İçeride aslan, dışarıda kedi olmaktan artık vazgeçin.

Bir an önce ve tereddütsüz gerekeni yapın.

Değerli milletvekilleri, sevgili gençler;

Acıları bal eyleyebilen büyük milletimiz, hayatın her alanında farklı bir acıyla karşı karşıya.

Birçok örneğini görüyoruz.

Ancak milletimiz tüm sıkıntılarına, tüm acılarına rağmen vakur duruşunu bozmuyor.

Bu, milletimizin yaşadığı tüm acılara, sıkıntılara rağmen, ülkesine, devletine inancından, zerre taviz vermemesindendir.

Bu bir fıtrat meselesidir.

Ne diyor Namık Kemal;

“Ecdâdımızın heybeti ma'rûf-ı cihandır,

Fıtrat değişir sanma, bu kan, yine o kandır!”

İşte acının bir başka adresi, Elazığ’da da tablo aynı.

Hayatları altüst olan vatandaşlarım, bin bir sıkıntıyla uğraşıyor.

Benim vatandaşım, yaşadığı çaresizliğe bakıp, “Bugüne kadar ne yaptınız?” diye soruyor.

Benim vatandaşım, kağıt binalar gerçeğini görüyor, “Deprem paralarını ne yaptınız?” diye soruyor.

Ama Sayın Erdoğan utanmadan çıkıyor;

“Harcanması gereken yere harcadık.

Bundan sonra da, bu tür şeylerin hesabını vermeye zamanımız yok." diyor.

Sözüm ona “gereken” yere harcamışlar…

Gereken yerin neresi olduğu belli değil.

Ama belli ki;

Elazığ’a harcamaya gerek duymamışlar.

Bakın size, cep telefonuma gelen bir mesajın, bir bölümünü okuyayım:

“Elazığ’da şu ana kadar incelenen 14.000 binadan, 1800’ü için yıkım kararı çıktı.

78.000 bina incelenecek, kim bilir, yıkılacak bina sayısı kaça çıkacak...

Allah aşkına, bu kadar mı emanet yaşıyoruz?”

Şimdi düşünün;

10.000 binanın yıkılma ihtimali olan bir kentteki çaresizliği düşünün.

Ülkeyi ve o kenti yönetenlerin sorumsuzluğunu, belki de sorumluluğunu düşünün.

Sonra da benim kardeşim, “Deprem için toplanan paraları ne yaptınız?” diye sorunca, gördüğü muameleyi düşünün…

Hak bunun neresinde?

Adalet bunun neresinde?

Devlet insanlığı bunun neresinde?

İktidarlar babasının parasını değil, milletin parasını harcar.

O yüzden, her kuruşun hesabını vermek zorundadırlar.

Buna zaman ayırmak zorundadırlar.

Devleti yönetenler, milyarlarca liranın nereye gittiği sorulduğunda,

vatandaşınaatarlanmaz, oturur, kuruşu kuruşuna hesabını verir.

Yüzüm pak, alnım ak der.

Ne var ki, bugün Türkiye’yi yönetenlere bu haklı soruyu sorduğunuzda,

bırakın hakkınız olan cevabı almayı, üstüne bir de azar işitiyorsunuz.

Efendiler!

Yönettiğiniz yer babanızın çiftliği değil, milletin devleti, milletin hazinesi.

Bugün vermeseniz bile, yarın mecburen hesabını vereceksiniz.

Tarih defalarca göstermiştir ki;

Bu gerçekten kaçışınız yok.

Aziz milletim;

Bir ülkede, demokrasinin gelişmesinin önündeki en ciddi sorun,

ülkeyi yönetenlerin ahlaki çöküntüleridir.

Çünkü, demokrasinin kavramsal temelinde erdem vardır, ahlak vardır.

150 yıllık Hilal-i Ahmer, yani Kızılay’ımızda yaşananlara bakın.

Ecdat yadigarı, kötü gün dostu, iyiliklerin sembolü Türk Kızılayı,

bunların elinde artık yandaşlara kaynak aktarmak için kullanılan,

bir “NAYLON BAĞIŞ” kurumuna dönüşmüş.

Biz Kızılay’ı her felakette ısıtan battaniye biliriz.

Biz Kızılay’ı, aç karınları doyuran ana şefkati biliriz.

Biz Kızılay’ı, kötü gün dostu biliriz.

Peki bugünkü iktidar ne yapmış?

İktidarları döneminde, girmedik sektör bırakmayıp semiren bir şirketten para almaları gerekmiş.

Ne yapmışlar?

Kızılay’a demişler ki;

“Biz Ensar Vakfı’na para vereceğiz.

Ama bu parayı önce sana yatıralım, oraya sen aktar.”

Neden?

Çünkü Kızılay’a verdikleri paranın tamamını vergiden düşebiliyorlar.

8 milyon dolar, 2017 kuruyla 30 milyon lira gönderip, Kızılay’a da demişler ki;

“Sen sadece 75 bin dolarını al, gerisini Ensar Vakfı üzerinden, bizim çocukların derneğine aktar.”

Peki vergiden düşen bu 30 milyon lira aslında kimin parası?

Elbette milletin parası…

İşsizlikten kıvranan gençlerin parası.

Mutfağı tutuşmuş annelerin parası.

Emekliye vermedikleri zam orada,

Çalışanlara vermedikleri zam orada,

Tarlasını süremeyen çiftçinin desteği orada,

Hayvancılıkla uğraşan, ama elinde hayvanı kalmayanların hakkı orada,

Saraya takılan EYT’lilerin hakkı orada.

Elinizi vicdanınıza koyun.

Milletin 30 milyon lirasını, çoluk-çocuğunuzun oyuncağı derneklere aktaracaksınız diye, Kızılayımızın üzerine leke düşürmeye ne hakkınız var?

Kızılay’ın sancağı, al bayrağımız gibi kıymetlidir.

Kızılay’ı, naylon bağışlarla lekeleyemezsiniz.

Çoluk çocuğunuzun oyuncağı vakıflara, derneklere, milyon dolarlar aktarılacak diye,

Türk Milleti’nin “Vicdan Kalesi” Kızılay’ın surlarında, gedik açamazsınız.

Ayıptır, günahtır.

Allah sizi ıslah etsin.

Aziz milletim;

Eş, dost, yandaş, milletin parasıyla zengin olurken, milletimizin gerçeği bambaşka.

Biliyorsunuz, şehirlerimizi ilçe ilçe gezip, esnafımızla, vatandaşımızla buluşuyoruz.

Onların dertlerini dinleyip, gündeme taşıyoruz.

Bu hafta İzmir’deydik.

Tarım ve turizmin merkezi, görece refah seviyesi yüksek bu güzel kentimizde bile, durum hiç iç açıcı değil.

İktidarın, oy alamadığı için, “Sahil şeridinin şatafat içinde yaşayanları” diye tariflediği İzmir’de,

Esnaf, “para yok” diyor.

Gençler, “iş yok” diyor.

Vatandaş, “ay sonu gelmiyor” diyor.

Tire’de bir manavla konuştum;

Diyor ki, “sebze ve meyvede büyük marketlerden yüzde 1, bizim gibi küçük işyerlerinden yüzde 8 vergi alınıyor.

Ben bu dükkanı nasıl ayakta tutayım?” diyor.

Torbalı’da bir lokantacıya işlerini sordum;

“Millet artık dışarıda yemek yemiyor. Biz ne yiyeceğiz?” diye soruyor.

Balçova’da bir eczacıyla konuştum;

“Katkı payı çok yüksek.

İki büklüm gelip, ilacı almadan çıkan emeklilere içim parçalanıyor.

Ama hangi birine yetişebilirim ki…” diyor.

Bir taksici kardeşimiz seslendi:

“Kararnameyle havalimanından yolcu almamız engellendi.

Olur da yolcu alırsak, 1900 lira bana, 1900 lira da mal sahibine ceza kesiyorlar.

Bu nasıl adalet?” diyor.

Yandaşın vergi kaçırması için formül üretip, Kızılay’ı aracı yapanlar,

helal kazancın peşindeki İzmirli taksicinin önüne duvar örmüşler…

Değerli milletvekilleri;

Biz işte bu gerçek gündemin peşinde olacağız.

Gerçek gündem, milletimizin yaşadığı geçim sıkıntısıdır, işsizliktir, adaletsizliktir.

Küçücük bir çay ocağına kafamı uzatıp selam verdim.

Bana elektrik faturasını uzattı.

803 lira.

Geçen yıl bu zamanlar, 400-450 lira geliyormuş.

Şimdi 803 lira.

Bakın, şu gerçeği artık görelim;

Ak Parti 18 yıl önce bir hikaye yazdı.

Zam dedi, kriz dedi, vatandaş nefes alamıyor dedi, ben bu işi çözerim dedi;

18 yılın sonunda Türkiye’yi getirdi, o günlerden daha kötü bir tabloya mahkum etti.

Yolsuzlukla mücadele dedi, yoksullukla mücadele dedi, yasaklarla mücadele dedi, ben bu işi çözerim dedi;

18 yılın sonunda bu 3 Y’nin ta kendisi oldu.

Değerli milletvekilleri;

Ak Parti’nin yazdığı bu trajik hikayenin artık sonuna geldik...

Ülkemiz ve milletimizin hak ettiği, gerçek ve samimi hikayeyi yazma görevi, artık bizimdir.

Bu hikaye, eşin-dostun değil, milletin hikayesi olacak.

Bizim yazacağımız hikayede;

Nasıl pay kaparım değil, nasıl paylaşırız diye sorulacak.

Bizim hikayemiz, Türkiye’nin o beş müteahhitten büyük olduğunu gösterecek.

Bizim hikayemizde, “Nasıl satarız?” değil, “Nasıl üretiriz?” sorusu cevap bulacak.

Bizim hikayemizin kahramanları, liyakatsiz bürokratlar olmayacak.

Bizim hikayemizin aktörleri, bir baltaya sap olamamış şımarık çocukların oyuncak dernekleri olmayacak.

Bizim hikayemizin hiçbir satırında, Kızılay üzerinden kaçırılan vergi için,

“Vergi kaçırma değil, vergiden kaçınma.” diyebilecek yüzsüzler olmayacak.

Bizim hikayemizin yıldızları olacak…

O yıldızlar,

İş bulmuş, dimdik yürüyen, gençler olacak.

Tencereyi kaynatabilen, anneler olacak.

O eczaneden ilacını alıp çıkabilen, emekliler olacak.

Cebinde elektrik faturasıyla, doğalgaz faturasıyla değil,

Çoluğuna çocuğuna yaptığı alışverişin faturasıyla gezen, esnafımız olacak.

Bizim hikayemizde, çiftliğe dönmüş bir devlet değil, ayağa kalkmış ve tarihine yakışır güçlü bir devlet olacak.

Bugünkü iktidarın 18 yıl önce yazdığı hikaye ile, ülkemizin bugün yaşadığı gerçek arasında uçurum var.

18 yıl önce olduğu gibi, bugün yine diyorlar ki;

Toplum dindarlar, sekülerler diye ikiye ayrılıyor.

Diyorlar ki toplum, modernler ve gelenekçiler diye ikiye ayrılıyor.

Evet doğrudur, toplum ikiye ayrılıyor…

Ama onların bize dayattığı gibi değil;

Bir tarafta, helal ekmek peşinde koşan milyonlarca vatandaşımız,

diğer tarafta rant peşinde koşanlar olarak ikiye ayrılıyor.

Bir tarafta, iş bulamayan milyonlarca gencimiz,

diğer tarafta lüks içinde yaşayan ajansçı iktidar gençleri olarak ikiye ayrılıyor.

Bir tarafta, açlık sınıra mahkum milyonlarca emeklimiz,

diğer tarafta vakıfları sayesinde para içinde yüzenler olarak ikiye ayrılıyor.

Türkiye’nin yeni kutupları aynen böyle.

Ve bu gidiş hayra alamet değil.

Yine Müslüm babanın sözleri düşüyor aklıma.

Bu zamlarla, doğalgazı ancak zenginler yakar ama, dünyayı da yaksa yaksa garipler yakar.

Mutfak yakar, geçim derdi yakar.

Türkiye’de mücadele, halk ekmek kuyruklarında ömür tüketenlerle, rant peşinde büyükşehirleri yağmalayan bir avuç iktidar zengini arasında.

Gerisi yalan, dolan.

Gerisi cambaza bak oyunu…

Aziz milletim, sevgili gençler;

İYİ Parti, ülkemizin gerçek gündemi üzerine kafa yoruyor, çalışıyor.

Bugün, Türkiye’de işsizlik tüm yönleriyle ağır ve yakıcı bir sorun haline dönüşmüş,

birçok farklı sosyo-ekonomik sorunun da temel sebebi haline gelmiş durumda.

Cumhuriyet tarihini, 10’ar yıllık dönemlere böldüğümüzde şunu görüyoruz:

İşsizlikte son 10 yıl, cumhuriyet tarihinin en kötü 10 yılı.

İşsizliğin en yüksek olduğu 10 yıl…

Türkiye iyi yönetilmiyor.

Bakın;

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçtiğimizden beri,

Damat Bey’in, az kullanılmış, pırıl pırıl beyniyle tasarlayıp yürüttüğü,

“ekonomideki dengelenme sürecinin”, Türkiye’de yarattığı yeni işsiz sayısı 1 milyonu aştı...

Sayısı 7 milyona dayanmış işsiz insanımız var.

İş bulma ümidini yitiren insanlarımızın sayısı, her geçen gün artmaya devam ediyor.

Yalnızca üniversite mezunu genç işsiz sayımız, Birleşmiş Milletlerce tanınan 70 ülkenin nüfusundan daha fazla.

İktidarın yıllardır uyguladığı model, büyümede süreklilik sağlamıyor, istihdam yaratmıyor.

İşsizlik, Türk ekonomisindeki yapısal problemlerin, müteahhit düzeninin, ranta dayalı büyüme modelinin kaçınılmaz bir sonucudur.

Türk Ekonomisi’nin ayakta durabilmesi için gerekli büyüme oranı, yıllık en az yüzde 5.

Bizi öne atacak, refah yaratacak büyüme oranı ise, en az yüzde 7…

Türkiye’nin sahip oldukları, birikimi, yüzde 7 civarında sürdürülebilir bir kaliteli büyümeye müsaitken,

Bunun altında kaldığımız her yıl, Türkiye fakirleşiyor demektir.

Bunu aşmanın da tek bir yolu var:

Türkiye, tüm politikalarının merkezine kalkınmayı koymak zorundadır.

Bugün, Türkiye’nin esas meselesi, odağında bilgi olan, üretim olan, teknoloji olan bir kalkınma hamlesinin gerçekleştirilmesidir.

Refah böyle yakalanır, işsizlik ve yoksulluk, ancak bu şekilde aşılır.

Herkes için onurlu bir yaşam, ancak bu şekilde kurulur.

Bir kısım saray zengini sefasını sürerken,

diğerlerimizin yaşam mücadelesinde yorgun düştüğü, bu israf düzenini sürdüremeyiz.

Kararlıyız, sürdürmeyeceğiz.

Bugün artık mutfak yanmıyor

Ev yanıyor, ev!

Dava arkadaşlarım,

Biz işsizlik meselesine, “Türkiye’de 7 milyonu aşkın işsiz var.” şeklinde bakmıyoruz.

Bize göre;

Türk Ekonomisi, 21. yüzyılın yarışan ülkeleri arasına girecekse,

Geleceğin güçlü, mutlu ve zengin Türkiye’sini hep beraber inşa edeceksek,

Tıpkı bizim gibi 82 milyon nüfuslu Almanya, Güney Kore veya kalkınmasında mesafe almış başka birçok ülkenin yaptığı gibi,

En az 40 milyon insanımızı üretime katmak zorundayız.

Bize göre Türkiye, asgari 12 milyon insanının üretim gücünden mahrum durumdadır.

Türkiye’yi 21. yüzyıla taşıyacak üretim yapısını ortaya koymak zorundayız.

Tarımda ve sanayide, çağın gereklerine uygun işgücünü yaratmak zorundayız.

Türk Ekonomisi’ni bir bilgi ekonomisi haline getirecek dönüşümü gerçekleştirmek zorundayız.

Siyasetin, üniversitelerin, kamuoyunun tüm aktörlerinin yoğunlaşması gereken nokta işte budur.

Bugün kalkınma ve gelişim,

Veri üretme ve işleme meselesi haline geldi.

Geniş bir istihdam alanı mevcut

3 milyon KOBİ’miz var.

Bir KOBİ, Teknoloji kullanım seviyesini bir basmak yukarı çıkarttığında,

çalışan sayısını ortalama bir kat arttırıyor.

Bu 3 milyon KOBİ’nin, bırakın tamamını, yarısında teknoloji seviyesini bir basamak artırsak, ortaya çıkan istihdam artışı, 4 buçuk 5 milyon civarında.

Birçok ülkede işsizliğin yüzde 4’ün altına inmesinin başlıca sebebi işte budur.

Yol arkadaşlarım,

Türkiye bunu yapabilecek potansiyele sahip.

Türkiye’nin birikmiş entelektüel sermayesi, bu dönüşümü gerçekleştirecek kapasiteye sahip.

Yeter ki, bu bir hedef olarak ortaya konsun;

yeter ki, sabırla uygulansın…

Bugün artık dünya, tarihte hiç olmadığı kadar küçük bir hale geldi.

Bugün artık dünyadaki dönüşüm,

21. yüzyıl ekonomilerinin üzerinde yükseldiği kavramlar,

herkes için erişilebilir durumda.

Dolayısıyla bugün artık mesele, neyin ne kadar yapılabilir olduğu değil,

ortaya koyduğunuz siyasetin merkezinde neyin olduğudur.

Siyasetinizin merkezinde rant mı var?

Yoksa üretim mi var?

Siyasetinizin merkezinde israf mı var?

Yoksa verimlilik mi var?

Siyasetinizin merkezine alışkanlıkları, konforu, yandaş sermaye yaratmayı mı koyuyorsunuz?

Yoksa yenilik ve teknolojiyi mi?

Mesele işte tam olarak bundan ibarettir.

Aziz milletim;

Türkiye bu sorunları aşar.

Yeter ki, rantın değil, aklın ve hakkaniyetin peşinde olan bir zihniyet tarafından idare edilsin.

Yeter ki, sarayı ve etrafındakileri zenginleştirmeyi değil,

milleti doyurmayı hedefleyen bir zihniyet tarafından idare edilsin.

Mevcut zihniyet bizi,

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi denilen,

bu ucube sisteme geçirdiğinden beri, iki yakamız bir araya gelmiyor.

Onlar ne anlatırsa anlatsın, artık mızrak çuvala sığmıyor.

Çünkü benim vatandaşım, çarşıda, pazarda, işyerinde,

gerçeği en acı şekilde yaşıyor.

Akıllı olmak zorundayız.

Türkiye’yi vakit kaybetmeden iyileştirilmiş ve güçlendirilmiş parlamenter sisteme taşımalıyız.

Bu tarihi hatadan yol yakınken dönmeliyiz.

Türkiye’nin çıkış yolu budur.

Bu sarmaldan kurtulmalıyız.

Kurtulacağız!

Bu labirentten çıkmalıyız.

Çıkacağız!

Çünkü artık biz varız.

Bizim olduğumuz yerde, adalet olacak, güven olacak.

Bizim olduğumuz yerde, insanımız zengin, kadınımız huzurlu, gencimiz geleceğinden umutlu olacak.

Bizim olduğumuz yerde, konuşan Türkiye, demokratik Cumhuriyet olacak.

Bizim olduğumuz yerde, kimse ne bugünümüze, ne de yarınımıza kastedemeyecek.

Bizim olduğumuz yerde, kimse kutsallarımıza el uzatamayacak.

Bizim olduğumuz yerde, Al Bayrak yere düşmeyecek, tam aksine gururla göğe yükselecek.

İşte bizim hikayemizin ruhu budur.

Bu uğurda Allah yar ve yardımcımız olsun.

Şehitlerimizin ruhu şad, vatanımızın geleceği aydınlık olsun.

Sağolun, var olun.

Allah’a emanet olun.


  • 0
    SEVDİM
  • 0
    ALKIŞ
  • 0
    KOMİK
  • 0
    İNANILMAZ
  • 0
    ÜZGÜN
  • 0
    KIZGIN
FERİDUN BAHŞİ: Pahalı Satılan Doğalgazı SorduÖnceki Haber

FERİDUN BAHŞİ: Pahalı Satılan Doğalgazı...

HULUSİ AKAR :MİSLİYLE CEVAP VERİLDİSonraki Haber

HULUSİ AKAR :MİSLİYLE CEVAP VERİLDİ

Başka haber bulunmuyor!