GAZETECİ YAZAR MUSTAFA GÖKTAŞ YAZDI: YOL KENARINDAKİ VURGUNU DA ÖNLEMEK LAZIM!

Araştırmacı Gazeteci Yazar ve İktisatçı, Mustafa Göktaş, günün anlam ve önemine binaen yazdı: YOL KENARINDAKİ VURGUNU DA ÖNLEMEK LAZIM!
Yol Kenarındaki Tezgâhlarda Asıl Satılan Ne? Güven mi, Fırsatçılık mı?
Anadolu yollarında seyahat edenlerin artık alıştığı bir görüntü var. Yol kenarında kurulmuş küçük tezgâhlar… Bir tarafta bal kavanozları, diğer tarafta zeytinyağı tenekeleri. Reçeller, peynirler, tereyağları, salçalar, tarhanalar… Ve hemen hepsinin üzerinde ya da satıcının dilinde aynı güven telkin eden ifadeler: "Köy ürünü…" "Doğal…" "Organik…" "Ev yapımı…" "Kendi üretimimiz…"
Tüketici de çoğu zaman düşünmeden duruyor. Çünkü bu ifadeler, yıllardır zihnimizde "temiz", "güvenilir", "sağlıklı" ve "katkısız" kavramlarıyla eşleşmiş durumda. Fakat tam da burada durup sormamız gerekiyor: Bu ürün gerçekten söylendiği gibi mi? Ve daha önemlisi: Tüketici, ödediği paranın karşılığında ne satın aldığını gerçekten biliyor mu?
İşte asıl mesele burada başlıyor. Köyde üretilen her ürün organik değildir. Öncelikle bir yanlış algıyı düzeltmek gerekiyor. Bir ürünün köyde üretilmiş olması onu otomatik olarak "organik" yapmaz. Evde yapılması da tek başına "doğal" olduğunun kanıtı değildir. "Köy ürünü" ifadesi ise bir üretim standardı veya kalite sertifikası anlamına gelmez. Buna rağmen tüketicinin önemli bir bölümü bu ifadeleri aynı anlamda değerlendiriyor. İşte fırsatçılık tam da bu algının başladığı yerde ortaya çıkabilir. Bir ürünün gerçekten organik olup olmadığı, gerçekten iddia edildiği hammaddeler kullanılarak üretilip üretilmediği, hangi koşullarda hazırlandığı ve nasıl muhafaza edildiği önemlidir. Özellikle gıda ürünlerinde tüketicinin yalnızca satıcının sözlerine mahkûm edilmesi kabul edilebilir bir durum değildir.
Tüketici, satın aldığı ürün hakkında doğru bilgiye ulaşabilmelidir. Aracı yok ama fiyat iki-üç katı. Bir başka çelişki ise fiyatlarda karşımıza çıkıyor. Üreticilerin önemli bir bölümü zaman zaman tüccarın ürününü düşük fiyattan almak istediğinden yakınıyor. Üretici de haklı olarak: "Ben bunu tüccara ucuza vereceğime tüketiciye kendim satarım." diyebiliyor.
Buraya kadar anlaşılmayacak bir şey yok. Üreticinin emeğinin karşılığını doğrudan tüketiciden alması ekonomik açıdan son derece anlaşılabilir. Fakat o zaman şu soruyu sormak gerekiyor: Aradaki aracı ortadan kalktığı halde tüketici neden daha pahalıya satın alıyor?
Elbette her yüksek fiyatın haksız kazanç olduğunu söylemek mümkün değildir. Ürünün maliyeti, üretim biçimi, emeği, nakliye gideri, ambalajı ve diğer unsurlar fiyatı etkileyebilir. Ancak markette veya pazarda benzer bir ürün daha düşük fiyata bulunabilirken, yol kenarındaki ürüne sırf "köy ürünü" denildiği için iki, hatta üç katı fiyat isteniyorsa tüketicinin soru sorma hakkı vardır.
Köy ürünü olmak, sınırsız fiyat artırma gerekçesi değildir. "Doğal" kelimesi de tüketicinin cebinden daha fazla para çekmenin sihirli anahtarı olmamalıdır. Fiş yok, etiket yok, sorumluluk kimde? Sorunun en ciddi boyutlarından biri de kayıt meselesidir. Bazı yol kenarı satışlarında tüketiciden yalnızca nakit ödeme istendiği, fiş veya fatura verilmediği iddialarıyla karşılaşılıyor. Burada mesele yalnızca devletin vergi kaybı değildir.
Daha büyük bir problem var: Tüketicinin hakkını nasıl arayacağı. Bir kavanoz bal aldınız. Etiket yok. Üreticinin adı yok. İçindekiler bilgisi yok. Üretim tarihi belli değil. Saklama koşulları belli değil. Fiş yok. Fatura yok. Ertesi gün ürünle ilgili bir sorun çıktı. Kime başvuracaksınız? Ürünün gerçekten o satıcı tarafından satıldığını nasıl ispat edeceksiniz? Ürünün nereden geldiğini nasıl ortaya koyacaksınız? İşte kayıt burada önem kazanıyor. Kayıt, yalnızca devletin vergi toplaması için değil, tüketicinin hakkını arayabilmesi için de gereklidir.
Dürüst üreticiyi de korumak zorundayız. Ancak bu tartışmada önemli bir ayrıntıyı gözden kaçırmamak gerekiyor. Yol kenarında satış yapan herkes fırsatçı değildir. Kendi tarlasından ürününü getiren, kendi hayvanının sütünden peynir ve tereyağı yapan, kendi arıcılığından elde ettiği balı satan, gerçekten küçük ölçekte üretim yapan insanlar da vardır. Onların emeğini yok sayamayız. Hatta tam tersine, dürüst küçük üreticinin korunması gerekir. Fakat dürüst üreticiyi korumanın yolu, herkesin hiçbir kurala tabi olmadan satış yapmasına izin vermek değildir. Tam tersine. Dürüst üreticiyi korumanın en iyi yolu, dürüst üretici ile tüketiciyi yanıltan satıcı arasındaki farkı ortaya çıkaracak şeffaf ve uygulanabilir bir sistem kurmaktır. Üretici belli olacak. Ürün belli olacak. Üretim şartları belli olacak. Gereken durumlarda ürünün izlenebilirliği sağlanacak. Tüketici ne satın aldığını bilecek. Kurala uyan üretici, kurala uymayanla aynı kefeye konulmayacak.
Devlet seyirci kalmamalı. İşte burada kamu otoritesine büyük görev düşüyor. Denetim yalnızca vatandaş şikâyet ettiğinde yapılmamalı. Yol kenarında, özellikle yoğun geçiş güzergâhlarında ve mevsimsel olarak ortaya çıkan satış noktalarında düzenli ve risk esaslı denetim yapılmalı. Bu denetim yalnızca "fiyat pahalı mı?" sorusuna indirgenmemeli. Şunlara birlikte bakılmalı:
- Ürün nereden geliyor?
- Kim tarafından üretiliyor?
- Satış yapan kişi gerçekten üretici mi?
- Ürünün etiket ve bilgilendirme yükümlülükleri yerine getiriliyor mu?
- Gıda güvenliği açısından gerekli şartlar sağlanıyor mu?
- "Organik", "doğal", "köy ürünü" gibi ifadeler tüketiciyi yanıltacak şekilde kullanılıyor mu?
- Satış kayıt altında mı?
- Tüketiciye ödeme belgesi veriliyor mu?
- Üründe sorun çıktığında üretici veya satıcı tespit edilebiliyor mu?
Bunların tamamı birlikte ele alınmalıdır.
Ceza kadar önleme de ihtiyaç var. Kamu yönetiminde çoğu zaman aynı hatayı yapıyoruz: Sorun ortaya çıkıyor. Vatandaş şikâyet ediyor. Sonra denetim yapılıyor. Ardından ceza kesiliyor. Oysa tüketici açısından ideal sistem bu değildir.
Önleyici denetim, sorun ortaya çıkmadan önce devreye girmelidir. Yol kenarında satış yapan küçük üreticiler için anlaşılır kurallar oluşturulabilir. Üreticinin kimliğini ve ürünün kaynağını gösteren basit sistemler geliştirilebilir. Tüketicinin telefonuyla kontrol edebileceği doğrulama mekanizmaları kurulabilir.
Yetkili kurumlar arasında bilgi paylaşımı güçlendirilebilir. Şikâyet mekanizmaları kolaylaştırılabilir. Böylece hem tüketici korunur hem de gerçekten üretim yapan küçük üretici kayıt dışı ve haksız rekabetin gölgesinde bırakılmaz.
Tüketici de "köy ürünü" kelimesine teslim olmamalı. Vatandaşın da burada üzerine düşen görev var. Bir ürüne sırf üzerinde "doğal" yazıyor diye yüksek fiyat ödememeli. "Organik" deniliyorsa bunun dayanağını sormalı. Üreticinin kim olduğunu öğrenmeli. Etiket ve ürün bilgilerini kontrol etmeli. Mümkün olduğunca alışveriş belgesi istemeli. Satıcının "Abi, kendi üretimimiz" demesiyle yetinmemeli. Çünkü tüketici açısından en tehlikeli düşünce şudur: "Köyden geliyorsa kesin doğaldır." Hayır. Köyden gelmek başka şeydir, belirli bir üretim standardını karşılamak başka şey. Evde yapılmak başka şeydir, güvenli üretim koşullarını sağlamak başka şey. Doğrudan üreticiden almak başka şeydir, ürünün niteliğinin garanti altında olması başka şey.
Güven satılabilir bir ürün değildir. Bugün yol kenarındaki tezgâhlarda aslında yalnızca bal, peynir, yağ veya reçel satılmıyor. Bir de güven satılıyor.
"Köyden geldi." "Dedemden kalan yöntem." "Tamamen doğal." "Katkısız." "Kendi üretimimiz."
Bu cümlelerin her biri tüketicinin satın alma kararını etkiliyor. O halde bu güvenin kötüye kullanılmasına izin verilmemeli. Çünkü tüketicinin güveni üzerinden haksız kazanç elde edilmesi yalnızca bireysel bir alışveriş meselesi değildir. Bu durum, dürüst üreticiyi de cezalandırır. Çünkü kurallara uyan üretici maliyetlere katlanırken, kayıt dışı ve denetimsiz satış yapan kişi aynı piyasada daha kolay hareket edebiliyorsa ortaya haksız rekabet çıkar. Sonuçta hem tüketici hem dürüst üretici kaybeder.
Devletin görevi: Yasaklamak değil, düzenlemek ve korumak. Burada çözüm bütün yol kenarı satışlarını yasaklamak olmamalıdır. Çözüm, kurallı ve denetlenebilir bir doğrudan satış sistemi kurmaktır. Gerçek üreticiye satış imkânı verilmeli. Ancak bunun karşılığında tüketicinin bilgilendirilmesi sağlanmalı. Ürünün kaynağı belli olmalı. Gerekli gıda güvenliği şartları aranmalı. Yanıltıcı ifadelerin kullanımına izin verilmemeli. Kayıt dışı ticaretle mücadele edilmeli. Ve tüketicinin hakkını arayabilmesi için alışverişin mümkün olduğunca belgelendirilebilir olması sağlanmalı. Devlet üreticinin karşısında değil, dürüst üreticinin yanında olmalı; tüketicinin de arkasında durmalıdır.
Anadolu'nun yol kenarlarında satılan her ürün sahte değildir. Her üretici fırsatçı değildir. Her yüksek fiyat da haksız kazanç değildir. Ama bütün bunlar, denetimsizliğin savunulabileceği anlamına da gelmez.
Tüketici, "köy ürünü" denildiğinde cebinden iki-üç kat fazla para çıkarmak zorunda değildir. Üretici, emeğinin gerçek karşılığını almak için kayıt dışılığa mecbur bırakılmamalıdır. Dürüst ticaret yapan, kurallara uyan üretici ile tüketiciyi yanıltarak kazanç sağlamaya çalışan kişi aynı muameleye tabi tutulmamalıdır. Bunun yolu bellidir: Şeffaflık. Kayıt. Etiket. İzlenebilirlik. Denetim. Ve hepsinden önemlisi, önleyici kamu politikası. Çünkü tüketiciyi korumak, mağdur olduktan sonra "şikâyet edin" demek değildir. Asıl koruma, vatandaş daha parasını ödemeden önce başlar. Yol kenarındaki tezgâhların kaldırılması değil, haksızlığın, yanıltmanın ve kayıt dışılığın ortadan kaldırılması hedeflenmelidir. Çünkü mesele bir kavanoz balın, bir teneke yağın ya da birkaç kilo peynirin fiyatından çok daha büyüktür. Mesele şudur: Bu ülkede vatandaş, parasını verdiği ürünün gerçekten kendisine söylendiği şey olduğuna güvenebilecek mi? Bu güveni sağlamak ise yalnızca satıcının değil, üreticinin, tüketicinin ve en başta kamu otoritesinin ortak sorumluluğudur.
Allah Devlete ve Millete Zeval Vermesin.
Devamı Devlet, Nasibi Cennet, Bekayı İmân, Rızayı Rahman..
Baki Selam ve Dua ile.
MUSTAFA GÖKTAŞ
Gazeteci / Yazar ve İktisatçı (Meslekte 43 yıl)








































