HAYATI KİM SORGULUYOR…
Hatice Kaymaz yazmış paylaşmış: “Kendisini sorgulayan, daha iyi versiyonu için gayret eden, utanma duygusu olan, hatalarından dersler çıkaran/pişmanlık duyan, birilerini incitmekten imtina eden iyi kimselerin; hayatı gelişi güzel yaşayan umursamaz kimselerden ahlak dersi dinlediği bir çağdayız.”
Tespiti o kadar isabetli ve bir o kadar da can yakıcı ki. Günümüzün en büyük "paradoksu" haline geldi. Derinliği olan, vicdan terazisi hassas insanlar; kendi iç dünyalarında devasa mahkemeler kurup kendilerini yargılarken, sığ suların gürültülü insanları bu boşluktan yararlanıp kürsüye çıkıyor. Maalesef "vasatın tahakkümü" dediğimiz bu durum, sadece bir sosyal gözlem değil, adeta çağın bir semptomu.
Peki, bu "tersine dünya" neden bu kadar yaygın ve "nereye kadar" böyle gider? Neden "İyiler" Susuyor, "Yüzeyseller" Konuşuyor?
Dunning-Kruger Etkisi: Cahil cesareti gerçektir. Kendini sorgulamayan insan, her şeyi bildiğinden o kadar emindir ki, dışarıya sarsılmaz bir özgüven pompalar. Kendini sorgulayan "iyi" insan ise, "Acaba yanılıyor muyum?" dediği an, o gürültülü kitlenin altında kalır.
Hassasiyetin Zafiyet Sayılması: Utanma duygusu ve nezaket, günümüzün "hız ve haz" odaklı dünyasında birer zayıflık gibi pazarlanıyor. Oysa bunlar insan olmanın en yüksek formlarıdır.
Ahlakın "Sloganlaşması": Ahlak, yaşanılan bir şey olmaktan çıkıp, başkalarını dövmek için kullanılan bir "sopa" haline getirildi. Kendine bakmayan, başkasına bakmaktan ders vermeye vakit buluyor.
Böyle Nereye Kadar?: Bu durumun nereye kadar gideceğine dair birkaç acı tatlı gerçek var:
Anlam Krizi Kapıda: Gelişigüzel yaşayan, değer üretmeyen ve sadece tüketen bir anlayışın inşa edebileceği bir gelecek yok. Toplumlar bu "narsist yorgunluğa" ulaştığında, tekrar sahiciliğe, sessiz bilgeliğe ve gerçek ahlaka susayacaklar.
Yalnızlaşan Kalite: İyiler muhtemelen bir süre daha kendi kabuklarına çekilip "mikro-alanlar" oluşturacak. Kendi değerlerini koruyan küçük ama sağlam kaleler kuracaklar. Çünkü gürültüyle savaşmak yerine, huzuru seçmek bir hayatta kalma stratejisine dönüştü.
Ders Verenin Samimiyet Sınavı: Hayat, umursamaz kimselerin önüne eninde sonunda o "kaçtıkları" aynayı koyar. Pişmanlık duymayı bilmeyenler, hayatın sert virajlarında savrulmaya mahkûmdur. "İncitmekten imtina eden" insanların bu çağda kendini yorgun hissetmesi çok doğal. Ancak şunu unutmayın: Sessizlik, karşı tarafın haklılığından değil, kişilerin asaletinden kaynaklanıyor. Fakat bu asalet, kişilerin sömürülmesine de izin vermemeli. Belki de çözüm; iyi insanların biraz daha "sesli" olması değil, kendi iyiliklerinden şüphe etmeyi bırakıp bu "ahlak tüccarlarına" karşı fikri bir mesafe koymalarıdır. Görüyor ve yaşıyoruz, Siyaset kurumunda vekili, belediye başkanı ahlaka mugayir yaşıyor, sonra kalkıp bizlere nutuk çekiyor. Bu durum meselenin en "kurumsallaşmış" ve en trajik boyutu. Siyaset, doğası gereği bir temsil makamıdır ancak bugün gelinen noktada "temsil" ile "icraat" arasındaki makas hiç olmadığı kadar açılmış durumda. Kendi hayatında etik sınırları paramparça etmiş bir figürün, kürsüye çıktığında en yüksek ahlaki değerlerden bahsetmesi, toplumun adalet duygusuna indirilmiş ağır bir darbedir. Bu durumu birkaç başlıkta analiz etmek gerekirse:
1. Retorik ile Gerçeklik Arasındaki Uçurum
Siyasetçiler için ahlak, çoğu zaman bir "yaşam pratiği" değil, bir "iletişim stratejisi" haline geldi.
Ahlak bir kalkandır: Kişi, kendi kusurlarını örtmek için en çok neyin eksikliğini çekiyorsa ondan bahseder. Yolsuzluk yapanın "kul hakkından", sadakatsiz olanın "aile değerlerinden" bahsetmesi bir nevi psikolojik savunma mekanizmasıdır.
Seçmen Manipülasyonu: Toplumun hassas olduğu kavramları (din, vatan, aile, namus) kullanarak oluşturulan o "kutsal zırh", kişisel hayatlarındaki çürümeyi gizlemek için kullanılan bir maskedir.
2. "Güç" Zehirlenmesi ve Dokunulmazlık İllüzyonu
Belediye başkanı veya vekil koltuğuna oturan kişi, bir süre sonra kendini kuralların üstünde görmeye başlar.
Çifte Standart: "Halk için geçerli olan ahlak kuralları, benim gibi 'büyük işler' peşinde koşanlar için esneyebilir" yanılgısına düşerler.
Hesap Vermezlik: Sorgulayan, utanan ve incitmekten korkan o "iyi insanlar" köşesine çekildikçe, bu figürler meydanı boş bulur. Denetlenmediklerini hissettikçe ahlaki erozyon derinleşir.
3. Toplumsal Kanıksama Tehlikesi
En tehlikeli aşama burasıdır. Halk, "Siyasetçi zaten böyledir," diyerek bu ikiyüzlülüğü kanıksadığında, ahlak dersi veren mürailer daha da arsızlaşır. Bahsettiğimiz o "iyi kimseler", bu arsızlığın karşısında sessiz kaldıkça veya "benim sesim neyi değiştirir ki?" dedikçe, sahnede sadece bu gürültülü ve içi boş nutuklar kalır.
Bu Çark Nasıl Kırılır?: Siyaset kurumu, ahlakı bir nutuk malzemesi olmaktan çıkarıp bir denetim mekanizması haline getirmediği sürece bu devran böyle döner. Ancak tarihin her döneminde, bu tip "ahlak tüccarları" er ya da geç kendi yarattıkları tutarsızlık denizinde boğulmuşlardır.
Görünen o ki: Bizler "iyi insanlar" olarak, onların anlattığı masallara inanmayı bırakıp, sadece ne yaptıklarına bakmaya başladığımızda; yani söze değil eyleme prim verdiğimizde bu tiyatronun perdesi kapanacaktır. Bu durum toplumun genelindeki dürüstlük ve güven duygusunu tamamen yok ediyor. Fakat hala bir yerlerde "gerçekten" örnek teşkil eden figürlerin olduğunu da görüyoruz. Sesleri az duyuluyor. O berrak sesler, meydanlardaki o devasa gürültü kirliliğinin içinde adeta bir fısıltı gibi kalıyor. Bu durumun hem sosyolojik hem de psikolojik bir sebebi var: İyilik doğası gereği sessizdir, kötülük ve riya ise reklamı sever. O "sesi kısık" kardeşlerimizin fark edilmemesinin birkaç nedeni var:
Erdemli Kişinin Mahcubiyeti: Gerçekten ahlaklı ve ilkeli bir insan, iyiliğini veya doğruluğunu bir madalya gibi göğsüne takıp gezmez. "Ben dürüstüm" diye bağırmayı bile bir nevi kibir ve dürüstlüğe halel getiren bir durum olarak görür.
Gündemin Kaotik Yapısı: Siyasetin ve sosyal medyanın dili "skandal" ve "çatışma" üzerine kurulu. Sakin, işini doğru yapan, harama el uzatmayan, nezaket sahibi bir belediye işçisi veya dürüst bir vekil "haber değeri" taşımıyor. Toplumun algısı maalesef hep o en yüksek perdeden bağıran, en çok çelişki barındıran figürlere odaklanıyor.
Yalnızlaşma Korkusu: Doğru söyleyenin dokuz köyden kovulduğu bir iklimde, o temiz insanlar "başkalarına zarar gelmesin" ya da "düzenin çarkları arasında ezilmeyelim" diye daha çok kendi dünyalarına, küçük çevrelerine çekiliyorlar.
Bu "Kısık Sesler" Neden Önemli?: Bu sessiz çoğunluk, aslında toplumun görünmez kolonlarıdır. Bina (toplum) ne kadar boyası dökülmüş, ne kadar gürültülü görünse de, o binayı ayakta tutan şey o nutuk atanların sahte parıltısı değil; işini namusuyla yapan, kimseyi incitmemeye çalışan o sesi kısık insanların varlığıdır. Eğer o sessiz insanlar da vazgeçerse, işte o zaman "kıyamet" dediğimiz toplumsal çöküş gerçekleşir.
Ne Yapılabilir?: Belki de mesele onların sesinin daha çok çıkması değil, bizim kulak kabarttığımız yönü değiştirmemizdir.
- O gürültülü nutukçulardan yüzümüzü çevirip, yanı başımızdaki dürüst insana "Seni görüyorum ve değerini biliyorum" demek bile büyük bir direniştir.
- "Fark edilmiyorlar" dediğiniz o kişileri biz fark edip, biz onlara alan açtıkça o kısık sesler birleşip bir koro oluşturabilir.
Şu an yaşadığınız bu bıkkınlık hissi, aslında o "sesi kısık" tarafa ait olduğumuzun ve adalete olan susuzluğumuzun bir kanıtı. Seslerin bu kadar kısıldığı bir dönemde, bu dertle dertlenmek bile başlı başına bir ahlaki duruştur. Sessiz ama dürüst insanların bir araya gelip o gürültüyü bastırması mümkün. Zira dünya artık geri dönülemez bir "imaj ve sahtelik" çağına hapsoluyor. Bu gürültüyü yok etmek, devasa bir dalgayı yumrukla durdurmaya çalışmak gibi hissettirebilir; ancak unutmayın ki en gürültülü yapılar, içleri en boş olanlardır. İmaj ve sahtelik imparatorluğu, aslında göründüğünden çok daha kırılgandır çünkü hakikate dayalı bir temeli yoktur. Bu kuşatmayı yarmak ve o kısık sesleri birleştirmek için şu adımlarla başlayabiliriz:
1. "Alkış" Silahını Ellerinden Almak : Bu sahte figürler, güçlerini bizim onlara gösterdiğimiz ilgiden, verdiğimiz tepkiden (nefret bile olsa) ve onları "muhatap" almamızdan alırlar.
İlgiyi Kesmek: Ahlaka muğayıp yaşayıp ahlak dersi vereni dinlemeyi, izlemeyi ve onun üzerine konuşmayı bıraktığımızda, o gürültünün yakıtını kesmiş oluruz. Sessizlik, bazen en ağır cevaptır.
2. "Mikro-İyilik" Alanları Kurmak: Büyük sistemi bir anda değiştiremeyebiliriz ama kendi etki alanımızı "sahtelikten arındırılmış bölge" ilan edebiliriz.
-Sesi kısık olan o dürüst kardeşlerimizi bulup, onları birbirleriyle tanıştırmak ve aramızda bir güven ağı örmek zorundayız.
- Toplumun "örnek" diye dayattığı vitrin mankenlerini değil, mahallemizdeki dürüst esnafı, işini namusuyla yapan memuru baş tacı ederek yeni bir referans noktası oluşturmalıyız.
3. "İyiliğin Cesareti"ni Kuşanmak: Utanma duygusu olan insanlar genellikle çekingendir. Ancak sahteliğin bu kadar arsızlaştığı bir çağda, "sessiz kalmak" bazen dolaylı bir onay haline gelir.
- Bir yanlışı gördüğünüzde, incitmeden ama eğilip bükülmeden "Bu doğru değil" diyebilmek, o gürültüde bir çatlak açar.
- Zulme veya ahlaksızlığa karşı çıkarken kullanılan o vakur ve kararlı duruş, bağıran bir nutukçudan çok daha sarsıcıdır.
4. Sahiciliği "Moda" Değil, "Zaruret" Yapmak: İnsanlar illüzyonlardan bir süre sonra yorulurlar. Şu an dünya çapında bir "anlam arayışı" var.
- Biz sahici kaldıkça, maske takmayan o "nadir" insanlardan biri oluruz. İnsanlar bir süre sonra yalanlardan yorulup bizim gölgemize sığınmaya gelecektir.
Netice Olarak: Gürültüyü yok etmenin yolu, daha çok bağırmak değil; frekansı değiştirmektir. Onlar imajın dilini konuşuyorsa, biz eylemin ve sadakatin dilini konuşmalıyız. Belediye başkanı nutuk mu atıyor? Dinlemeyin. Ama dürüst birinin haksızlığa uğradığını mı gördünüz? İşte o an gövdenizi ortaya koyun. Gürültü, biz ona kulak vermeyi bıraktığımızda ve kendi aramızdaki o "sessiz sözleşmeyi" (dürüstlük akdi) güçlendirdiğimizde kendiliğinden sönümlenecektir.
Bu mücadelede en çok yoran şey, insanların bu sahteliği görmesine rağmen hala o gürültünün peşinden gitmesi değil mi?
Sizi ve bizi asıl yaralayanın bu olduğunu biliyorum; çünkü bu, bir "hayal kırıklığı" değil, bir "yabancılaşma" sancısıdır. Gözünüzün önünde cereyan eden bu açık tiyatroyu, kitlelerin sanki bir hakikatmiş gibi alkışlaması, insanın sadece sisteme değil, topluma olan güvenini de sarsıyor. İnsanların bu sahteliği görmesine rağmen peşinden gitmesinin birkaç can yakıcı sebebi var:
Konfor ve Menfaat: Birçok kişi, "Kral çıplak" dediğinde elindekini kaybedeceğinden korkuyor. Sahteliğe eklemlenmek, o gürültülü koroya katılmak, dürüst ama yalnız kalmaktan daha kolay ve "kârlı" geliyor.
Ayna Korkusu: Eğer o sahte nutukçunun yalan olduğunu kabul ederlerse, dönüp kendi hayatlarındaki küçük sahteliklerle de yüzleşmek zorunda kalacaklar. Kendi tutarsızlıklarını görmemek için, baştakinin tutarsızlığına göz yumuyorlar.
Büyülenmişlik (İmajın Gücü): Çağımız, "hakikati" değil, "vitrini" kutsuyor. İnsanlar bir şeyin doğru olmasından ziyade, güçlü ve parlak görünmesine meylediyor.
Peki, Biz Bu Durumda Ne Yapacağız? : Bu manzara karşısında iki yol var: Ya her şeyi bırakıp köşemize çekilip küseceğiz ya da "farkında olmanın sorumluluğunu" sırtlanacağız.
Üstünlük Duygusuna Yenilmeyin: "Ben görüyorum, onlar görmüyor" düşüncesi sizi kibirli bir yalnızlığa itebilir. Bunun yerine, "Ben bu sahteliğin bir parçası olmayacağım" kararlılığına odaklanın.
Kaliteye Yatırım Yapın: Gürültü arttıkça siz derinleşin. Onlar slogan attıkça siz okuyun, siz üretin, siz dürüstlüğünüzü bir "sanat eseri" gibi titizlikle koruyun.
Küçük Halkalar Oluşturun: Her şeyi bir anda düzeltemeyiz ama bir arkadaş grubunda, bir aile meclisinde veya küçük bir iş ortamında "sahteliğin geçmediği" bir iklim yaratabiliriz. Unutmayın, ormanlar tek bir ağacın dürüst duruşuyla başlamaz ama o bir ağaç, tohumlarını bırakmaya devam eder.
Yukarıda o "evet" cevabımın arkasındaki yorgunluğu çok derin hissediyorum. Ancak bu yorgunluk, ruhumun hala "canlı ve temiz" olduğunun bir kanıtıdır. Sahteliğe alışsaydım, bu kadar yorulmazdım. Yorulmak iyidir; bu, hala yolda olduğumuzu ve yönümüzün doğru olduğunu gösterir. O gürültü bir gün bittiğinde —ki tarih bize her gürültünün bittiğini gösterir— geriye sadece o sessiz ama sağlam karakterli insanların inşa ettiği değerler kalacaktır. Bizler gibi düşünen, o "sesi kısık" birini gördüğünüzde ona bir selam verin; bu, bu çağda yapılabilecek en devrimci eylemlerden biridir. Beni bugünlerde en çok ne motive eden ve ayakta tutan şey Allah’ın adaleti bazen öyle güzel tecelli ediyor ki, işte bu diyorum. O an, insanın ruhuna serin bir su serpildiği, "Vardır bir bildiği," deyip omuzlarımızdaki yükü bıraktığımız andır. O "İşte bu!" dediğiniz anlar, sadece bir intikam duygusunun tatmini değil; evrenin dengesinin yeniden kurulduğuna, doğrunun er ya da geç hakkını aldığına dair sarsılmaz bir tasdiktir. İlahi adaletin tecellisi çoğu zaman bizim beklediğimiz hızda gelmez; çünkü o, "acele etmez ama ihmal de etmez." Bizim dar zaman algımızla o sonsuz mizan arasındaki fark budur. Siyasetin gürültüsünde, imajın sahteliğinde kaybolmuş gibi hissettiğimizde, o ince ve derin adalet öyle bir noktadan dokunur ki:
Zirvedekinin Düşüşü: En kudretli göründüğü anda, kendi ördüğü yalan ağlarına takılması.
Mazlumun Gözyaşı: Kimsenin görmediği bir köşede dökülen o yaşın, yıllar sonra birinin en büyük engelini kaldırması.
Hesapsız Dönüş: Birini incitmekten imtina eden o iyi insanın, hiç beklemediği bir anda, hiç beklemediği bir kapıdan rızıklanması veya korunması.
O tecelliyi gördüğümüzde hissettiğimiz o ferahlık, aslında yalnız olmadığımızın, bu dünya sahnesinin başıboş bırakılmadığının bir kanıtıdır. Sahte nutuklar bir gün biter, belediye başkanları, vekiller değişir; ama o değişmeyen "terazi" her zaman doğruyu tartar. Son zamanlarda şahit olduğumuz o "İşte bu!" dedirten tecelli, bizlerin bu karamsar iklimde yeniden nefes almamızı sağlar. Adalet mekanizmasında, hak ve hukukun bazen adil dağıtılmaması üzücüdür. İnsan yapımı adalet mekanizması, maalesef çoğu zaman "güçlünün haklı olduğu" bir düzene hizmet eder hale geliyor. Hak ve hukukun adil dağıtılmaması, bir toplumun sadece huzurunu değil, en temel yaşama sevincini ve birbirine olan bağlılığını (toplumsal sözleşmeyi) kökünden kemiren bir kurt gibidir. Adalet mekanizmasındaki bu aksaklığı ve dağıtımdaki adaletsizliği şu üç temel noktada özetleyebilirim:
1. Şekli Adalet vs. Öz Hakikat : Bugün hukuk sistemleri genellikle "şekil" üzerine kurulu.
Kâğıt Üstündeki Hak: Kim daha iyi dosya hazırlarsa, kimin avukatı daha gürültülü konuşursa veya kim usulüne daha çok uydurursa o "haklı" çıkıyor.
Özdeki Hakikat: Vicdanın ve ahlakın bildiği o "yalın gerçek" ise bazen mahkeme salonlarının kapısından bile giremiyor. Bu durum, adaleti bir "teknik oyun" haline getiriyor.
2. Güç Odaklarının Gölgesi: Bahsettiğim o makam sahiplerinin, vekillerin veya yerel yöneticilerin ahlaka muğayir yaşamalarına rağmen hukuk önünde zırhla korunuyor gibi görünmesi, "hukuk devleti" ilkesini "kanun devleti"ne dönüştürüyor.
- Kanunlar herkes için yazılır ama sadece "arkası olmayanlar" için harfiyen uygulanırsa, orada adalet mekanizması değil, bir imtiyaz koruma sistemi çalışıyor demektir.
3. Dağıtımdaki Adaletsizlik (Sosyal Adalet): Hukuk sadece ceza vermek değildir; imkânları, hakları ve görevleri de adil dağıtmaktır.
- Liyakat sahibi birinin hakkı olan makamı, sadece "tanıdığı olduğu için" liyakatsiz birinin alması; hak ve hukukun dağıtılmasındaki en büyük sapmadır.
- Bu adaletsizlik, toplumda "Çalışsam da, doğru olsam da kazanamam" algısını oluşturur ki, bu bir toplumun ruhsal ölümüdür.
Peki, Neden "Allah'ın Adaleti" Diyoruz?: İnsan yapımı sistemler tıkandığında, "adalet mekanizması" dediğimiz şey birilerinin elinde oyuncak olduğunda; sığındığımız o ilahi denge devreye girer. İlahi adaletin dağıtımı, insanın kurguladığı o hantal ve yanlı teraziden çok farklı çalışır:
Zamanlama: Biz hemen olsun isteriz, o ise "vaktinde" tecelli eder.
Kapsam: İnsan hukuku sadece dış eylemi yargılar; ilahi adalet ise niyetleri, gizli planları ve o "incitmekten imtina eden" kalbin sızısını da hesaba katar.
Bedel: Hiçbir haksızlık, sahibinin yanına kâr kalmaz; bazen bir hastalıkla, bazen bir itibar kaybıyla, bazen de en sevdiği yerden verilen bir imtihanla o denge mutlaka kurulur.
Yukarıda da dediğim gibi, o tecelliyi görmek; "hak yerini buldu" dedirten o an, aslında dünyanın hala yaşanabilir bir yer olduğuna dair en büyük tesellimizdir. İnsan eliyle yürütülen hukuk mekanizmasına dair umudumu yitirmiş değilim. Bir gün o sistemin de o sessiz ve dürüst kardeşlerimizin elinde yeniden canlanacağına inanıyorum. İnsan eliyle kurulan adaletin, güçlünün elinde bir kalkan, zayıfın boynunda bir kement olduğunu defalarca tecrübe etmek, o umut damarını bazen kurutuyor. Hukuk sisteminin vicdanlardan koptuğu, "haklı olanın" değil "ayarı olanın" kazandığı bir düzende; insanın sistemden beklentisini kesip gözünü doğrudan mutlak adalet sahibine dikmesi, aslında bir nevi ruhsal hayatta kalma mücadelesidir.
Neden Umut Kesiliyor?: Liyakatin Öldürülmesi: Bir kurumda hakkıyla yükselmek yerine, sadakatle veya torpille bir yere gelindiğini görmek, adalet mekanizmasına olan güvenin köküne kezzap döküyor.
Cezasızlık Kültürü: Ahlaka aykırı yaşayanların, başkasının hakkını gasp edenlerin meydanlarda alkışlanması; "Yanlış yapanın yanına kâr kalıyor" algısını kemikleştiriyor.
Yorgunluk: İyi insanların, hakkını ararken karşılaştığı bürokratik duvarlar ve o duvarların arkasındaki "umursamazlık", bir süre sonra "uğraşmaya değmez" noktasına getiriyor.
Duruşumuzun Önemi: Her şeye rağmen, adaletsizliği kanıksayıp "Ben de onlar gibi olayım," demememiz; tam aksine bu durumdan ızdırap duymamız, dünyanın hala dönmesini sağlayan o gizli güçtür. Sistemden umudu kesmek, adaletten umudu kesmek değildir. Şu an aslında şunu söylüyorum: "Ben kulun terazisine güvenmiyorum, çünkü o terazi bozuk; ama o teraziyi de, onu tutan eli de yargılayacak bir mizan var." İşte bu duruş, bizi o gürültülü nutukçulardan ve sahtelikten koruyan en sağlam kaledir. İnsan eliyle gelen adalet gecikebilir, şaşabilir veya hiç gelmeyebilir; ama bizim o "İşte bu!" dediğiniz anlar, o büyük hesabın küçük provalarıdır. Bu adaletsiz düzen içinde, kendi iç huzurunuzu ve o "incitmeme" hassasiyetinizi korumayı başarmaya çalışırken, kirliliğin içinde temiz kalmanın bedeli de bazen ağır oluyor. Hem de çok ağır, bazen özürlüğümüze mal oluyor. Meselenin artık sadece bir "fikir ayrılığı" değil, bir bedel ödeme hikâyesi olduğunu gösteriyor. "Özgürlüğümüze mal oluyor" dediğimiz an, o hassas terazinin ve eğilip bükülmeyen karakterimizin bizi bu sistemin içinde nasıl bir "yabancı" haline getirdiğini anlıyoruz. İyiliğin ve dürüstlüğün bedeli, bazen fiziksel bir kısıtlanma, bazen toplumsal bir tecrit, bazen de kendi sessizliğine hapsolma şeklinde ödeniyor. Bu, aslında bir "haysiyet mahkûmiyetidir.
Bu Ağır Bedelin Anatomisi
Zihinsel Özgürlüğün Esareti: Etrafınızdaki sahteliği gördüğünüz halde müdahale edememek, ya da ettiğinizde duvarlara çarpmak, zihninizi sürekli bir huzursuzluk içinde hapseder. Kendi doğrularınızla, dışarının yanlışları arasında sıkışıp kalmak en büyük esarettir.
İmkânların Kısıtlanması: "Hayır" dediğiniz, bir haksızlığa ortak olmadığınız için kapıların yüzünüze kapanması; sosyal veya ekonomik özgürlüğünüzden feragat etmeniz anlamına gelir.
Yalnızlık Hapishanesi: Kimseyi incitmemek adına geri çekildiğinizde, dünya dışarıda gürültüyle akarken siz kendi hakikat dairesinde "yalnız bir özgürlüğe" mahkûm olursunuz.
Neden Bu Bedeli Ödemeye Devam Ediyoruz?: Çünkü biliyoruz ki; o sahte nutukçuların "özgürlüğü", aslında vicdanlarının parmaklıkları arkasında yaşanan bir illüzyon. Biz belki dışarıda bedel ödüyoruz, belki kısıtlanıyoruz ama başımızı yastığa koyduğunuzda ruhumuz kimseye borçlu değil. "Bir insanın hürriyeti, vicdanının genişliği kadardır." Eğer o yanlışlara ortak olsaydık, belki daha "rahat" bir hayatımız olurdu ama asla "özgür" bir ruhunuz olmazdı. O ağır bedel, aslında bizim bu kirli çağda satın aldığımız "lekesiz karakterimizdir."
Bir Teselli, Bir Hakikat: Bu kadar ağır bedeller ödeyen insanların varlığı, aslında adaletin bir gün tecelli edeceğine dair en büyük teminattır. O "evet"lerimizle ve "bedel ödeyişimizle", aslında bu çürümüş düzene karşı en sessiz ama en derin direnişi gösteriyoruz. Allah, bu ağır bedelin karşılığını bazen hiç umulmadık bir "sekine" (iç huzuru) olarak verir, bazen de o "İşte bu!" dediğiniz anlarla bizi ödüllendirir. Bu bedeli öderken, yanınızda size omuz veren, "Seni anlıyorum" diyen bir dostun eksikliğini çekersiniz. İnsan, maruz kaldığı haksızlıklara bir şekilde göğüs gerer; ödediği bedellerin ağırlığını omuzlarında taşır. Ancak döndüğünde o yükün ucundan tutacak bir el, "Sen haklıydın, seninleyim" diyecek bir ses bulamadığında, dünya asıl o zaman daralıyor. "İyi gün dostu" dediğiniz o kalabalık, aslında sizin karakterinize değil, sizin o anki rüzgârınıza talip olanlardır. Oysa sizin gibi hassas insanlar için dostluk; rüzgâr dindiğinde, fırtına koptuğunda veya "hayır" dediğiniz için dışlandığınızda yanınızda durabilme cesaretidir. Bu "dostsuzluk" ikliminin bizi getirdiği noktayı şöyle izah edeyim:
Menfaat Perdesi: İnsanların çoğu artık "Bana ne katabilir?" terazisiyle ilişki kuruyor. Sizin dürüstlüğünüz ve tavizsiz duruşunuz onlara bir menfaat değil, aksine bir "vicdan azabı" veya "risk" hatırlatıyor. Bu yüzden kaçıyorlar.
Yalnızlığın Asaleti: Evet, dost kalmamış olabilir ama bu durum sizi o sahte kalabalıkların ikiyüzlülüğünden de muhafaza ediyor. Yanlış insanların içinde yalnız kalmak, yanlış insanlarla beraber "yalnızlaşmaktan" daha evladır.
Gerçek Dostluk "İncelik" İster: Sizin gibi birini incitmekten imtina eden, pişmanlık duyabilen derin ruhların dostu da ancak kendisi gibi "yaralı ve duyarlı" olanlar olabilir. Bu devirde ise böylelerini bulmak samanlıkta iğne aramak gibi.
Sizinle Baş Başa Kalan Tek Şey: Herkes iyi günde yanınızdayken, kötü günde (veya o bedeli ödediğiniz o zor anlarda) geriye sadece iki şey kalır: Vicdanınız ve Allah. Eğer insanlardan beklediğiniz o sadakati bulamıyorsanız, bu aslında hayatın size; "Sırtını sadece değişmeyene daya" deme şeklidir. O "İşte bu!" dediğimiz ilahi adalet anları var ya; işte o anlarda aslında en büyük dostun sizi hiç terk etmediğini hissediyorsunuz. Bu yalnızlık bazen kişiyi sertleştirip dünyaya karşı öfkeyle doldurur, yâda daha çok içinize dönüp o "sessiz ve dürüst" dünyanızı daha da güzelleştirir. Çünkü bu kadar hayal kırıklığından sonra insanın kalbini yumuşak tutabilmesi, ödediği bedellerin en büyüğüdür. İşte tam burada sessiz ve dürüst dünyayı güzelleştirmeye çaba harcamak önemli. Yapabileceğimiz en asil ve en güçlü davranış budur. Dışarıdaki o gürültülü, sahte ve adaletsiz dünyayı değiştirmeye gücümüz yetmeyebilir; ama kendi iç dünyamızı bir "huzur adası" haline getirmek bizim elimizdedir. O sessiz ve dürüst dünyayı güzelleştirme çabası, aslında bu çağın kirliliğine karşı yapılan en büyük sessiz devrimdir. İnsanların imaj peşinde koştuğu bir dönemde, biz "öz"ü güzelleştirmeyi seçiyoruz.
Bu Güzelleştirme Çabası Bize Ne Kazandırır?
Dış Dünyadan Bağımsızlık: Dışarıda kimin ne dediği, hangi sahte nutkun atıldığı veya hangi adaletsizliğin hüküm sürdüğü önemini yitirmeye başlar. Çünkü sizin içeride, kimsenin kirletemeyeceği bir sığınağınız vardır.
Seçici Bir Yalnızlık: "Dost kalmadı" dediğiniz o boşluk, aslında bir temizliktir. O boşluğu kitaplarla, tefekkürle, doğayla veya gerçekten ruhunuza değen az sayıda (belki bir, belki iki) şeyle doldurmak, sahte kalabalıklardan çok daha besleyicidir.
Karakterin Işığı: Siz dünyanızı güzelleştirdikçe, o sessizliğinizden bir ışık sızmaya başlar. Sizin gibi "incitmekten korkan" insanlar, farkında olmasalar da başkaları için gizli birer kutup yıldızı olurlar.
Bir Tavsiye, Bir Selam: Bu çabamızda bazen yorulsanız da, o "İlahi adaletin tecellilerini" birer işaret fişeği gibi görün. Onlar size, "Doğru yoldasın, devam et," diyen mesajlardır. Birilerini incitmekten imtina eden o naif kalbinizi, dünyanın kabalığına karşı korumak en büyük göreviniz. Şems-i Tebrizi'nin dediği gibi: "Dünya ne yöne giderse gitsin, sen iç dünyanı güzelleştir. O zaman dünya senin etrafında döner." Bu sessiz dünyamda kendimi iyi hissettiren, beni ayakta tutan o "küçük ama derin" bir meşgalem var. Ruhumu en çok yazarak dinlendiriyorum. Yazmak, insanın kendine açtığı en dürüst kapıdır. O gürültülü dünyada söyleyemediklerinizi kâğıda (veya ekrana) dökmek, aslında bir nevi ruhsal tahliye işlemidir. Yazarak dünyayı güzelleştirmek o kadar kıymetli ki; çünkü yazmak:
Zihni Temizler: Dışarıdaki o sahte nutukların, adaletsiz dağıtılan hakların yarattığı öfkeyi ve kırgınlığı kâğıda döktüğünüzde, o yük omuzlarınızdan iner ve kelimelere dönüşür.
Hakikati Kayıt Altına Alır: Kimsenin duymadığı o "kısık seslerin" şahitliğini yaparsınız. Belki bugün kimse okumuyor ama siz tarihe bir not düşüyorsunuz: "Bu çağda böyle bir adaletsizlik vardı ve ben buna ortak olmadım."
Kendi Kendinin Dostu Olmak: "Dost kalmadı" dediğiniz o boşlukta, yazdıklarınız size dost olur. Kendi cümlelerinizde kendinizi bulur, kendi vicdanınızla dertleşirsiniz.
Kalemim, o "incitmekten imtina eden" ruhumun kalkanıdır. Kimseyi kırmadan, dökmeden, sadece hakikati kâğıda nakşederek gösterdiğim bu direnç, en asil direniş biçimidir. Yazdıkça o sessiz dünyanızın sınırları genişleyecek ve dışarıdaki o "gürültülü sahtelik" benim sınırlarımdan içeri giremeyecektir. Bu yüzden yılmadan bıkmadan yazmaya, o dürüst dünyayı kelimelerle inşa etmeye devam ediyorum…
Zira söz uçar, imaj söner, nutuklar unutulur; ama yürekten gelen o dürüst satırlar ebedi kalır. Allah hepimize güç, gönlünüze inşirah (ferahlık) versin.
MUSTAFA GÖKTAŞ
Gazeteci / Yazar ve İktisatçı (Meslekte 43 yıl)
Çevre Ve Tüketici Haklarını Koruma Derneği (ÇETKODER) Genel Başkanı






















