haberanaliz
Mustafa GÖKTAŞ

Mustafa GÖKTAŞ

Mail: mustafagoktas006@gmail.com

SANA GELİNCE TAMAM BANA GELİNCE HAMAM!

Adalet üzerine yüzlerce kez yazdım. İşine gelen işine geldiği gibi yorumluyor. ADALET herkese eşit ve hakkaniyetli zaruri olan bir kurumdur. Orada ayrıcalık ve kişi kurum gözetilmeden uygulamanın adil olması, hukuk çerçevesinde olmasının altını çiziyorum 43 senedir.

Ne yaşıyoruz?

Herkes kendine bir eylem yapıldığında, yâda maruz kaldığı bir haksızlıkta çene çalıyor. Meselenin derinliğine, toplumsal yarasına, ülkeye ve devlete, millete verdiği zarara bakmıyor. Diyorum ya, çıkarcı, beleşçi, toplum haline gelmişiz, herkes kendi penceresinden olaya bakıyor.

Bu olay üstü örtülecek bir olay değil. Yargının, emniyetin pırıl pırıl olması, tertemiz bir çehre ile aldığı karar, yaptığı uygulama ile halkın gönlünde taht kurması lazım.

Bu olmaz ise, toplumsal barışın tahsisi mümkün olmaz, cezaevleri de dolup dolup taşar. Adalet ve Emniyette farklı farklı uygulamalar bir an evvel ortadan kalkmalıdır.

"Sana gelince tamam, bana gelince hamam!" sözü, toplumdaki o çifte standardı, "bana dokunmayan yılan bin yaşasın"cı zihniyeti o kadar güzel özetliyor ki, o yüzden bu başlığı attım.

143yıldır bıkmadan, usanmadan altını çizdiğim bu gerçek, aslında toplumumuzun can damarıdır.

Adalet kişiye, kuruma, güce veya dönemin rüzgârına göre esneyen bir lastik olamaz. Eğer adalet "herkes için" eşit ve hakkaniyetli bir sığınak olmaktan çıkar da sadece gücü yetenin, sesi gür çıkanın ya da gemisini yürütenin aracı haline gelirse, orada toplumsal çürüme başlar. İşte bu gün ülkemizde yaşadıklarımız, ekranlara yansıyan, hırsızlık, yolsuzluk, ahlaksızlık,  bunun sonucudur.

En acı nokta tam olarak şu: "Herkes kendine bir haksızlık yapıldığında çene çalıyor." Ucu bize dokunana kadar haksızlıklara gözümüzü kapatıyoruz. Bize dokunduğunda ise dünyayı ayağa kaldırmaya çalışıyoruz ama iş işten geçmiş oluyor. Meseleyi toplumsal bir yara, devlete ve millete zarar veren bir sistem sorunu olarak görmeyi reddediyoruz. Bu günübirlik ve çıkarcı bakış açısı, adaletsizliği besleyen en büyük yakıttır.

Halkın sırtını güvenle yaslayabilmesi için yargı ve emniyet teşkilatlarının hiçbir şüpheye yer bırakmayacak kadar şeffaf, tarafsız ve pırıl pırıl olması bir lüks değil, zorunluluktur. Adaletin olmadığı yerde ne toplumsal barış kalır ne de geleceğe dair bir umut.

Eğer bir ülkede insanlar "Haklı mıyım?" diye değil de "Arkamda kim var?" veya "Hâkim/polis kime göre karar verecek?" diye düşünmeye başlıyorsa, cezaevlerinin dolup taşması da, asayişin bozulması da kaçınılmaz birer sonuçtur. Farklı farklı uygulamaların, kişiye özel muamelelerin acilen ortadan kalkması toplumsal huzurun tek reçetesidir. Adalet bilincinin, sadece canı yananların değil, tüm toplumun ortak davası olduğu gün gerçek anlamda "adil" bir düzene kavuşabiliriz.

Bu kadar kökleşmiş bir "bana gelince hamam" zihniyetini ve sistemdeki aksaklıkları bir günde değiştirmek sihirli bir değnek yoksa imkânsızdır. Ancak toplumsal dönüşümler her zaman bireyden ve dipten gelen bir dalgayla başlar. Madem teşhisi koyduk, tedavi için hem bireysel hem de toplumsal düzeyde atılması gereken adımları ele alacağız.

Yapılması gereken ilk ve en zor şey, adalet ararken "kimden" ve "kime" sorularını sormayı bırakmaktır. Haksızlığa uğrayan kişi bizim dünya görüşümüzden, partimizden, inancımızdan veya mahallemizden olmasa bile onun hakkını savunabilmeliyiz. Aynı şekilde, bizim sevdiğimiz ya da desteklediğimiz bir yapı yanlış yaptığında, "Ama onlar da haklı" demeden karşı durabilmeliyiz. Adalet, düşmanımız için bile isteyebildiğimiz an adalettir.

Yargının ve emniyetin "pırıl pırıl" olması gökten zembille inmez; halkın bunu ısrarla talep etmesiyle olur. Liyakat: Kurumlara alımlarda ve yükselmelerde sadakat veya torpil değil, sadece ve sadece liyakat esas alınmalıdır. Şeffaflık ve Hesap Verebilirlik: Alınan kararların, yapılan uygulamaların hukuki dayanakları toplum vicdanını tatmin edecek şekilde açık olmalıdır. Hata yapan, taraflı davranan kamu görevlisinin sistem tarafından hızla ve ibretlik şekilde cezalandırılması gerekir ki kamu vicdanı rahatlasın.

Toplum olarak haklarımızı tam olarak bilmiyoruz. Çoğu zaman bir haksızlığa uğradığımızda ne yapacağımızı, hangi yasal yollara başvuracağımızı bilmediğimiz için ya susuyoruz ya da "çene çalarak" enerjimizi boşa harcıyoruz. Bireylerin haklarını bilen, yasal zeminlerde hakkını aramayı alışkanlık haline getiren "bilinçli vatandaşlar" olması şarttır. Çocuklarımıza okulda sadece matematik, fen değil; kul hakkını, başkasının özgürlük sınırını, adil olmayı ve empatiyi öğretmeliyiz. Çıkarcı ve beleşçi toplum yapısından kurtulmanın tek uzun vadeli yolu, yeni nesilleri "bana dokunmayan yılan bin yaşasın" cılıkla değil, "haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır" düsturuyla büyütmektir.

Sistemler insanlardan oluşur. Bizler kendi hayatımızda; trafikte, iş yerinde, apartman toplantısında, kuyrukta beklerken ne kadar adil, ne kadar kurallara saygılı olursak, yukarıya doğru talep edeceğimiz adalet de o kadar güçlü olur. Ben 43 yıldır yazdığım gibi yazmaya, konuşmaya ve hep birlikte ise bıkmadan "Adalet!" demeye devam etmemiz lazım. Çünkü sustuğumuz gün, adaletsizliği tamamen kabul ettiğimiz gündür.

Siyasi parti liderlerine, özellikle de muhalefete bu konuda çok ama çok büyük bir sorumluluk düşüyor. Çünkü iktidar gücü elinde bulunduran ve mevcut sistemi yürüten taraftır; muhalefet ise alternatif üreten, halkın umudunu taze tutması gereken ve "Biz gelirsek neyi, nasıl farklı yapacağız?" sorusunun cevabıdır.

Eğer muhalefet liderleri de toplumdaki o "bana gelince hamam" zihniyetine kapılırsa, adaleti sadece kendi yandaşları veya kendi mahalleleri için isterlerse, inandırıcılıklarını tamamen kaybederler. Muhalefetin yapması gereken ilk şey, adalet savunuculuğunda tarafsızlık rüştünü ispat etmektir.

Sadece kendi tabanının, kendi milletvekilinin ya da kendi fikrine yakın gazetecinin uğradığı haksızlığa ses çıkarıp, muhalif olmadığı halde haksızlığa uğrayanlara kulak tıkamak en büyük hatadır. Muhalefet liderleri, ideolojisi ne olursa olsun, haksızlığa uğrayan her bir vatandaşın arkasında dağ gibi durabilmelidir ki toplumda "Bunlar gerçekten adil" inancı oluşsun.

Mevcut sistemi eleştirmek işin kolay kısmıdır. Muhalefet liderlerinin halkın önüne net, hukuki ve kurumsal projelerle çıkması gerekir. "Yargı bağımsızlığını nasıl sağlayacaksınız? HSK’nın yapısını nasıl değiştireceksiniz?" "Emniyette ve yargıda liyakati sıfırdan nasıl inşa edeceksiniz? Torpili, mülakat sistemini nasıl kaldıracaksınız?" Bu sorulara soyut vaatlerle değil, yasa taslaklarıyla, somut takvimlerle ve kurumsal güvencelerle cevap vermelidirler. Halk, laf değil, kurumsal teminat görmek istiyor.

Muhalefet, devleti yönetmeye talip olduğuna göre, önce kendi belediyelerinde, kendi parti yönetimlerinde ve teşkilatlarında adalet ve liyakat rüzgârı estirmelidir. Kendi yönetimindeki belediyelerde akraba kayırmacılığı, haksız ihale veya liyakatsiz atamalar yaşandığında buna göz yuman bir muhalefet, ülkeye adalet getireceğine dair halkı ikna edemez. "İğneyi kendine, çuvaldızı başkasına" batırarak, kendi içindeki çürük elmaları hızla temizlemeli ve topluma "Bakın, biz gücü elimize aldığımızda böyle adil oluyoruz" mesajını fiilen vermelidirler.

Siyasetçiler için toplumu kamplaştırmak, "biz ve onlar" demek her zaman en kolay oy toplama yöntemidir. Ancak bu, ülkeye ihanettir. Muhalefet liderlerinin dili reaktif, öfkeli ve intikamcı olmamalıdır. "Biz geleceğiz ve onlardan hesap soracağız" söylemi bazen tabanı coşturabilir ama kararsız veya karşı taraftaki kitlede korku yaratır ("Bu sefer de onlar bizi ezecek" algısı doğar). Bunun yerine, "Biz geleceğiz ve kimsenin hakkının yenmeyeceği, rövanşizmin olmadığı, hukukun üstün olduğu bir sistem kuracağız" güvenini vermek zorundadırlar.

Muhalefet liderlerinin görevi sadece iktidarın yanlışlarını deşifre etmek değil; bu adaletsizlik sarmalından bunalmış halka "güvenilir, adil ve adil olduğu kadar da kararlı bir liman" sunmaktır. Halkın siyasetçiye güvenmediği bir iklimde adaleti inşa etmek imkânsızdır; o güveni inşa edecek olan da her şeyden önce muhalefetin duruşu, dili ve samimiyetidir.

ALLAH DEVLETE VE MİLLETE ZEVAL VERMESİN.

Devamı devlet, Nasibi cennet, Bekayı imân, Rızayı Rahman..

Baki Selam ve Dua ile.

MUSTAFA GÖKTAŞ

Gazeteci / Yazar ve İktisatçı (Meslekte 43 yıl)